Eskiden Afrika denilince aklıma sadece siyah tenlilerin yaşadığı bir coğrafya, biraz fakirlik, kıtanın maruz kaldığı sömürü ve bunun en vahim neticelerinden biri olan kölelik sistemi gibi hususlar gelirdi. Ancak burada kullandığım “fakirlik”, “sömürü” ve “kölelik” kavramlarının zihnimdeki çağrışımı oldukça basitti ve yaşadığımız coğrafyada yaptığı çağrışımın sınırlarını aşmıyordu. Sözgelimi fakirlik denilince aklıma, ülkemizde olduğu gibi, gelir düzeyi düşük olmak, mal mülk sahibi olmamak, hatta fakirliğin daha ileri boyutu olan eski elbise giymek, farklı türde yemekler bulamamak, gecekonduda yaşamak, çocuğunu iyi okullarda okutamamak, araba sahibi olmamak gibi manalar geliyordu. Doğrusu Sudan’da yaşadığım üç yıl, bu alanla ilgili kavram dünyamı altüst etti. Artık benim için fakirlik, sefalet, yoksulluk gibi kelimeler bambaşka bir anlama sahip. Zira bu kavramların Afrika’daki karşılığı bizdekinden çok daha farklıdır. Kesinlikle bizim zihnimizde uyandırdığı anlamdan çok daha ileri noktadadır bu kavramlar. Mesela; fakirliği bizdeki anlamıyla tarif etmeye kalkışırsak bu tarif, yoksulluğun Afrika’daki boyutunu daha iyi bir seviyeye çıkarmak anlamına gelecektir. Hatta sözlüğün yoksulluğu tanımlayan tüm negatif kelimelerini bir araya getirsek ve onlarla kara kıtadaki yoksulluğu, sefaleti tarif etmeye çalışsak yaptığımız şey orada yaşananları daha iyi bir seviyeye taşımak olacaktır. Oralarda fakirlik, yoksulluk, sefalet başka bir anlam taşımaktadır. Sömürgeciliğin yarattığı zihinsel tahribat çok acımasızmış, insanlığın bir kesiminin maruz kaldığı sömürü çok vahşiceymiş, ten farklılığının yol açtığı ayrım çok zalimceymiş. İnsan, insana nasıl da bu kadar acımasız olabiliyormuş? Bunları yerinde müşahede edince dünya tasavvurum değişti, hayata bakışım farklılaştı. İsraf telakkim daha da hassaslaştı. Afrika benim için artık çok daha farklı bir dünyayı ifade ediyor. bulunduğum süre içinde bir yandan omuzlarıma yüklenen sorumluluğu yerine getirmeye çalışırken öte yandan da her gün yürek sızlatan, her seyahatte insanlık adına duyduğum utancı artıran manzaralarla karşılaşınca bu utancımı kaleme alarak paylaşmak geçti içimden. Sudan hakkındaki bilgilerimizin ne kadar yetersiz ve çoğunun önyargılı kaynaklardan elde edilmiş olduğunu yerinde tecrübe ederek anlayınca bu seyahatnameyi yazma fikrim netleşti. Bağımsızlığını elde ettiği 1956 yılından bu yana istikrarlı bir barış ortamı sağlanamayan Sudan’da binlerce insan, çıkan iç çatışmalarda gereksiz yere hayatını kaybetmiş; ülkenin zaten kıt olan maddî kaynakları farklı bölgelerde süren çatışmalar için heba edilmiş ve bir şekilde hayata tutunabilenlerin de insanlık dışı bir ortamda yaşam sürdürmelerine sebebiyet vermiştir. Yaşanan iç çatışmalar ülkeyi içerde istikrarsız bir ortama mahkûm ettiği gibi uluslararası arenada da büyük sıkıntılara sokmuştur. Sahip olduğu jeopolitik konumuyla dünya siyasetinin de önemli bir öğesi olan Sudan’da yaşanmakta olan çatışma ortamı sürekli bir manipülasyona tabi tutulmakta, özellikle de Batılı kaynak veya kuruluşlar bu sorunla ilgili bilgi ve istatistikleri kendi amaçları doğrultusunda servis etmektedirler. Konu, ülkemizde de genellikle Batılı ve manipülatif olan bu kaynak ve kuruluşların verdiği bilgilere dayanılarak gündeme getirilmekte ve bilinçli veya bilinçsiz kamuoyu yanıltılmaktadır. Bu konuda duyduğumuz rahatsızlık bizi bu hatıratı kaleme almaya sevk eden diğer bir sebep oldu. Sudan’da yaşadığım üç yıl boyunca görevim gereği ülkenin çeşitli bölgelerine yaptığım seyahatlerde yaşadıklarımı, karşılaştığım durumları, katıldığım görüşmeleri, yapılan törenleri, elde ettiğim bilgileri ve ilginç bulduğum hususları bir roman tarzında kaleme almaya ve yaşananları aktarmaya çalıştım. Bir yandan hatırat formatını korumaya, öbür yandan olayları analiz etmeye ve okuyucunun durumu kavrayabilmesi için yaşananları yorumlamaya çalıştım. Hatıraların önemli bir bölümü günlük olarak hatta anında yazıldığı için halet-i ruhiyemizi yansıtmaktan uzak duramadım. Ülkenin karşı karşıya bulunduğu tezgâh çok karmaşık ve derin analizlere ihtiyaç duyduğu için yaptığım tahliller geniş yer aldı. Yaşananların anlaşılması için bunun kaçınılmaz olduğunu düşündüğümden bundan vazgeçemedim. Ancak mümkün olduğu kadar hatırat formatını korumaya da gayret ettim. Kitabın yayına hazırlanmasında emeği geçen değerli dostlarım Murat Demirkol ve Hüseyin Nazlıaydın’a teşekkür ederim.