Çoğu zaman bir şeyleri bildiğimizi düşünür ve o bilgiyi kutsarız. Hatta bilmek ile anlamak ya da anlamlandırmak arasındaki farkı hiç umursamayız bile. Hâlbuki bilmek, anlamak için gerekli olsa da çoğu zaman yeterli olmayabilir. Bilgi ile idrak arasında bir uyum sağladığımız sürece bilginin gerçekliğine kavuşmuş oluruz. Bugün bizler seyrettiklerimiz ve okuduklarımızla Afrika’yı bildiğimizi düşünür ve o bilgi üzerine amel ederiz. Acaba bildiğimizi sandığımız şeyi idrak etmeye başladığımızda amellerimizde bir farklılık ortaya çıkar mı? Çıkmıyorsa sorun yok, yolunuza gönül rahatlığı ile devam ediniz. Şayet çıkıyorsa, bildiklerinizi yeniden gözden geçirmek zorunda olduğunuzu da fark edeceksiniz. Aksi halde çelişkiler içinde yaşamaya devam edersiniz. Bu çalışma bilgi ile idrak arasındaki çelişkinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu çelişkiyi uyumlu hale getirip getirmemenin bir önemi yok, şimdilik farkında olmak yeter. Bu farkındalık yarın fiiliyatta kendini göstermeye başladığında, bir şeylerin değiştiğini görüp kendimizi içten içe kutsamaya başlarız belki. Üzerinde konuşacağımız husus 550 yıllık bir sürecin serencamı. Bu sadece Afrika’yı ilgilendiren bir durum değil, belki bizzat bizi de içine alan bir sarmal. Bu serüvene katılan toplum ve ülkeler bugün kendilerini sorgulamaya, anlamaya ve idrak etmeye başladı. Peki neden? Her geçen gün dünyayı bir çıkmaza götüren bu serüvenin fiili başlangıcı Afrika sömürgeciliğine dayanır. Zihni oluşumu ise dünyanın yaradılışı kadar eskidir.Fail ve mağdur ilişkisinde biraz da mağdurun kusurlarını anlamaya çalışsak, ya da haksız olmasına rağmen faile dokunabilsek acaba hayatımızda ne değişir. Mağdur iken en az fail kadar güçlü olduğumuzu düşünmek bize ne kazandırır? Yarın fail olabileceğimiz duygusunu mu? Yoksa adaletsizliklerin mazlumlar tarafından da meşrulaştırılabileceğini mi? Sömüren ve sömürülenle ilişkilendirdiğimiz fail, mağdur ilişkisi 15. yüzyılda sistematik bir sürece girdi. Bugün sadece Afrikalının değil bütün dünyanın bir sorunu olan sömürgeci ırkın zihniyeti siyah adamın kırbaçlanmış sırtında vücut buldu. Akan her damla kan, gözyaşı ve ter sömürgecinin mürekkebi oldu. Afrika’da birçok ülkeye ziyaretim esnasında devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, siyasiler, şeyhler, şefler, sivil toplum teşkilatları, medya, iş insanları ve toplumların farklı kesimleri ile çok doğal ve samimi ortamlarda sohbetler yapma fırsatım oldu. Afrika’yla olan yaklaşık sekiz yıllık birlikteliğimin sonucu olarak ortaya çıkan gözlemlerimi ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istedim. Akademik üsluptan uzak kalmaya özen göstererek seyyah bir tarihçi, sosyolog, antropolog edasıyla kaleme aldığım bu çalışma, geçmişte neler olduğunu ifade etmekten ziyade gelecekte bizleri nelerin beklediğini görebilme umuduyla gerçekleştirildi. Cesaretimin kusuruna bakmayın, hoşgörünüze sığınıyorum. Yazmaya başladığım her makale ve denemeyi anlattığımda, beni can kulağı ile dinleyip teşvik eden ve esin kaynağı olan kıymetli eşim Vasfiye Maskan’a minnettarlığını ifade etmeliyim. Çok kıymetli dostlarım Keman Özdemir ve Hasan Burak Ceran muhteşem eleştiri ve önerileri ile beni hiç yalnız bırakmadılar. Yaşadığım bütün tecrübelerin kaynağı olan devletime teşekkürlerimi hangi kelimelerle ifade edeceğimi bilemedim.