Özgürlüğe dair her tartışma köleliği de ele almak zorunda. Tarih, mazlumların sesi olduğunu iddia eden kurtarıcıların, “toplumu özgürleştirme” girişimlerinin çizmeleri altında ezilmiş insanların çığlıklarıyla dolu. İnsanın gerçektenözgür olduğu an, kurtarıcılığa soyunduğu, köle ya da mazlumken sonrasında zalim haline geldiği şiddet ve baskı anıdeğil, tam da gücü ele geçirdiğinde içindeki intikam güdüsünü alt ettiği andır. “Yozlaşmış mazlum” ile “mazlum” arasındaelbette bir fark olmalı.Uzun bir süredir halka kendisini mağdur ya da mazlumgösterenler 15 Temmuz 2016’da aynı halka karşı zalim oldular. 15 Temmuz tarihi Türkiye’de bir milattır, tarihi bir an,dönüm noktasıdır. O, Türk milletinin yeniden doğum anıdır;sokaklarda, tankların paletleri altında, skorskylerin isli mermileriyle, F16’ların bombalarıyla ölmüş olsa da Türk milletiyeniden, ama yeniden doğmuştur. 15 Temmuz 2016 milletimizin doğum anıyken eski Türkiye’nin, derin devletin, darbeye hakiki bir tepki gösteremeyen ve darbecilere karşı atılantekbir seslerinden, yani kendi halkının çığlıklarından rahatsızlık duyan Türk solunun, Batı Uygarlığının ülkemizdeki Büyük Engizisyonu’nun da ölüm anıdır. O gün kanlı darbeyesesini yükseltmeyen kim varsa 15 Temmuz şehitlerinin yasınıtutan Türk milletinin, daha doğru bir deyişle milletin yaniTürk, Kürt, Çerkez... Türkiye’deki bütün halkların nazarındaölmüştür.27 Mayıs darbecilerinden biri olan Dündar Taşer yıllarönce “Türkler yiğitler topluluğudur; filozoflar topluluğu değil!” demiş. Filozof değil, belki de Karl Enders’in tabiriyle“müstehzi bir filozof.” Bu telakkiyi kınamayın. Devletin vehalkının sırlarına geçmişte ermiş olan Taşer’e de yaşadıklarıöğretmiş olmalı. 15 Temmuz gecesi bize vatanın asıl sahibinin, milli ölçüsü olmayan ama sabah akşam uluslararası ölçüyü savunan, milletinin menfaatlerini hiçe sayan, kendi memleketine, kültürüne, diline ve dinine yabancılaşmış medeniyethavarileri Aydınlar topluluğu ve okumuş kesimler değil, ‘sıradan’ halk olduğunu öğretti. Bu ülkenin generallerin değil,oğluna “ölmesi emrini” veren komutanın taziyesini, oğlununcenazesinde sükûnetle kabul eden ve onunla aynı masadaoturan şehit asker Ömer Halisdemir’in babasının ve dahanice şehit anne babalarının ülkesi olduğunu acıyla anladık.Kaçımız o masada oturabilir? Her şeye itiraz eden, şeytanınavukatlığına soyunan biz yazar-çizer takımı, sözde aydınlarfena fi’d-devle makamındakilere erişebilir miyiz?FETÖ sadece kendi çıkarları için çalışan kirli bir örgütdeğil. Devletin her kurumuna misyonerleriyle sızan bir yapıdan bahsediyoruz. Sadece devletimize değil, ulaşabildiği herdevlete sızan, her ülkede teşkilatlanan bir yapı. Dış güçlerlekirli ittifaklara giren bir yapı. Kimse abartıyor demesin; 15Temmuz akşamı başarılı olsaydı ülkemiz dış güçler tarafından işgale uğramış da olacaktı. 2009 yılında milletvekili Bülent Arınç’a suikast yapılacak bahanesiyle Türk Ordusu’nunkozmik odasına (Genelkurmay Ankara Seferberlik BölgeBaşkanlığı) savcıları vasıtasıyla girip yirmi gün boyunca arama yapan, bilgi ve belgelere el koyan, devletin en mahremdosyalarını eline geçiren FETÖ öncelikle Türkiye’yi Batılı güçlere karşı işgale açık hale getirdi. Bu bilgi ve belgeleriBatılı güçlere teslim ederek Türkiye’nin Ortadoğu ve başkabölgelerdeki insani ve askeri gücünü zayıflattı. Ardından dadevletin içindeki ve dışındaki bütün hücrelerini harekete geçirerek darbe teşebbüsünde bulundu. FETÖ’nün birinci hedefi, içteki ve dıştaki kamuoyunda sürekli şeytanlaştırmayaçalıştıkları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.İstenildiği kadar AK Parti ya da geçmiş partiler suçlansınaslında FETÖ yıllardır süren garblılaşma hastalığımızın birürünüdür. O bir Şark/Garb meselesidir. İnsanlar sadece ekmek yemezler ruhlarını da doyurmak isterler. Modern toplumun soğuk ıssızlığı ve anomik belirsizliği karşısında bir hedefve doktrin etrafında birleşmiş, disipline ve kurallara bağlı, itaat ve fedakârlığın ön plana çıkarıldığı, liderinin müritlerininduygularına hitap ettiği gizli bir cemaat karşımızdaki. Radikal ve gizli siyasi bir din. Müritlerini “ortak çıkar” etrafındatoplayan ve kendilerinden sonsuz fedakârlık talep eden sinsibir örgüt. Çiğ sekülerizm insanları, özellikle dindar insanları saklanmaya, takiye yapmaya, gizli gizli teşkilatlanmayayöneltti. Takiyeciliğe alışan bu insanlar sonunda devletin herbölgesine sızıp yurtdışındaki kirli güçlerle de ilişkiye girdiler.İktidarı bu dış güçlerin desteğiyle ele geçirmek istediler. Arkalarında kaç devlet var hala bilemiyoruz.Muallakta bırakılan mefhumlara yaslanarak ilerleyemeyiz.Her ne kadar dış mihraklı olsa da FETÖ bal gibi de modernleşmemizin ürünü çünkü son derece “modern.” Cumhuriyetin çocuğu çünkü darbe bildirisinde de gördüğümüz üzereson derece Kemalist. Türk halkının sözde kurtarıcısı. Türkmilletini, milletin kendi seçtiği liderinden kurtaracak! Çünkübu lider, milli şuura sahip, her şeye rağmen “milli” kalabilmiş. 15 Temmuz gecesinde demokrasimizin pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördük. Devletin yalnızca milletle, milletinde yalnızca devletle ayakta kalabileceğini anladık. Güçsüzkaldığımız an üçüncü dünya sömürgelerinden birine dönüşebileceğimizin, tam bağımsızlığımızı kaybedebileceğimizinbir kez daha farkına vardık. Özgürlük kurban ister. (İlginçbir şekilde kavramın kökenine bakıldığında özgürlük alanının kutsallık alanından ele geçirildiği ve merkezinde siyasialandaki ve tiyatro alanındaki kurban kavramının yenidentanımlanması bulunur. 15 Temmuz’da özgürlük, bu eli kanlıgüzel canavar bizden yeni kurbanlarını aldı ve almaya devamedecek. Özgürlük kavramı ülkemizde ise uzun zamandır demokrasi ile eş anlamlı kullanılır hale geldi. Sürekli daha fazlademokrat olmaktan söz ediliyor. 15 Temmuz’un katilleri olansözde mağdurlar medyada demokrasiden uzaklaştığımızıilan edip duruyorlardı. Türkiye demokrasiden uzaklaşmaktadiktatörlüğe dönüşmekte. Peki kime göre demokrasi? Demokrasi dediğiniz nedir? Ünlü Rus şair Puşkin, “kelimeler,kelimeler, kelimeler” der, Pindemonte’den adlı şiirinde. Şair,yazdığı bu şiirle anayasal özgürlüklerden, basın ve ifade özgürlüğüne kadar tüm demokratik özgürlüklerle alay ediyorduaslında. Gerçek özgürlük Puşkin’e göre “anti-politik”tir. Belkide “apolitik”. Hâlbuki günümüz anlayışında özgürlük sapına kadar “politik” olarak anlaşılıyor. Özgürlük politik yoldanbize gelebilir. Politik eylemle özgür kılınabiliriz. Eylemin adilolması o kadar da önemli değil, siz sonuca bakın. Peki suçla adalet arasındaki fark nedir? “Suçlu vaktinden önce gelmiş devrimcidir” diyordu Bakunin. Bakunin’in sözünü bizegöre tekrar formüle edelim: “Vaktinden önce gelmiş darbeci.”Vaktinde gelse halka “adalet” dağıtıyor olacaktı. 15 Temmuzdarbe girişimi başarılı olsaydı, hukukun, hakların, özgürlüklerin darbecilerin yeni rejimine göre baştan şekilleneceği birdöneme girecektik. Caddelerde çarpışanlar yeni sömürgevalimiz tarafından şehit değil, hain ilan edilecekti. Demokrasi adına demokrasiyle gelenler katledileceklerdi, katledilecektik. Yurtta Sulh Konseyi “hakiki demokrasiyi” getirecekti.FETÖ’cü eğitim sisteminin yetiştireceği yeni nesiller tarihehangi şuurla bakacaktı? “Kelimeler, kelimeler, kelimeler!”.Tarih galiplerin yazdığı bir kitap ne de olsa. Ve meşru, seçimle gelmiş bir hükümete rağmen sürekli “diktatörlük var!”diye diye sonunda KHK’yı ilan ettirenler. Peki şimdi ne oldudemokrasiye? Belki de kendimizi Rousseau ile rahatlatacağız. Demokrasinin havarisi Rousseau da ulusal güvenliğiniztehdit altına girdiğinde özgürlükleri askıya almaktan başkaşansınız yoktur demişti. Ya da Schmitt’in kulaklarını mı çınlatsak? “Egemen olağanüstü hale karar verendir.”Dergilerin okuyucusu kitapların okuyucusundan her zaman azdır. Dergilerin ömrü vardır kitapların yoktur: dergilerbir devirde var olup diğerinde kaybolurlar. Lakin dergilerdebir dönemin çehresini de, doğal haliyle, makyajsız bulursunuz. Kitaplar fabrikatörlerin, dergiler işçilerin marifeti. Muhafazakâr Düşünce dergisinin 49. sayısı, 15 Temmuz Gecesine, o kanlı özgürlük gecesine ithaf edilmişti. Dergimizkıymetli takipçilerimiz sayesinde hızla tükendi. Sonrasındabu son derece özel sayının kitap haline getirilmesi ve herkesin kütüphanesinde o vahşet gecesinin, yaşanan acıların veşehitlerimizin nişanesi olarak durması fikri ağır bastı. Dergiye ulaşamayanlar kitaba ulaşsın diye düşündük. MuhafazakârDüşünce dergisinin darbe sayısındaki yazarlarımız böylecekendi zaviyelerinden bu melun girişimi elinizdeki kitap içinde değerlendirmiş oldular. Bana göre hiçbir akademik makale o gece ne yaşadığımızın, ne hissettiğimizin, gözyaşlarımızın tam bir izahını veremez. Andre Gide’in dediği gibi,“yazı yazmaya başlayınca en büyük güçlük samimi olmakta.”Lakin böyle bir hadise gelecekte yalnızca geçmişteki gazeteciteşhirciliğiyle de anılamazdı. Söz konusu darbe girişimi karşısında akademisyenlerin içinde uslu uslu oturdukları, süslü süslü cümleler kurdukları fildişi kulelerinden biraz çıkmaları,kendi memleketleriyle ilgilenmeleri, halklarının nabzını dinlemeleri bir zaruretti. Bu kitapta kâğıttan köşklerde oturmayıtercih etmeyip, 15 Temmuz darbe girişimi meselesini ele almak üzere kitabımızın yazarı olmayı kabul eden, samimiyetle yazılarını bize yollayan arkadaşlarımızla içten bir diyalogagirmenizi temenni ediyorum.