Kimileri felsefeye, bilimlerin ayrı ayrı sonuçlarından hareketle oluşturulmaya çalışan üst bir değerlendirme ve buna zemin hazırlayan üst bir dilin imkânının araştırılması gözüyle bakarlar. Kimileri için o, sadece bilimlerin uzantısında kalmaksızın, bütünü kucaklayabilecek bir refleksiyon konumundadır. Ama şunu da ilave edelim ki, her iki durumda da felsefe ikinci dereceden, yani zaten var olan bir bilgi üzerine bilgi ya da kritiktir. Bunun kendini farklı kurgulayış ve farklı amaçlara yöneliş şeklinde değişik söylemleri de olabilir. Fakat bir de felsefenin, bizzat insanın kendi hayat tecrübeleri ve varoluş hâlleri üzerine kapsamlı bir farkındalık tarzında anlaşılması vardır ki, burada hakkında konuştuğumuz alan, sadece bilgiler ve düşünceler değil; yaşayan ve varlık alanını somut anlamıyla kendince deneyimleyen kişinin yaşantı halleridir. Bu, içinde yaşadığımız tarihsel, kültürel ve toplumsal ortamın, kişiler arası ilişkilerin kendi varoluşumuza değdiği ve onunla bütünleştiği anlamdaki bilincidir. Burada gündeme gelen fark edişler; öncelikle, soyut izahların, genel ve mantıksal analizlerin sonucu şeklinde değil, kişi olarak yaşantılarımızdan hareketle oluşturduğumuz ve hatta kendileriyle oluşmakta olduğumuz insanî gerçekliklerimizin bilinçlilikleridir. Ama yine de, benzer beşerî durumlar içinden yaşananlar ile ilgili olarak, bütün bir insanlık hakkındaki gerçekliği ifade ederler. Bunlar, şimdi yeni bir felsefî tefekküre açılacak şekilde, doğrudan yaşanmış varoluş hâlleridir. Bu yüzden bu tarz bir felsefeye, onun saliki olan filozoflar için müşterek bir endişe ve muhteva belirlemesi yapmaksızın, Varoluş Felsefesi veya Ekzistans Felsefesi diyoruz. Bu aslında, bir felsefî sistemden çok, felsefî bir tarzdır. Batı Felsefesi Tarihi, çoğunlukla rasyonel izah denemelerinin, sistem endişelerinin, kavram tasniflerinin yer aldığı bir düşünme geleneği izlenimini uyandırır. Temelde bulunması gereken insanî heyecan hamlelerini, kişisel oluşum serüvenlerini ve kendisine yönelinen hakikatin, daha başlangıçta insana tohum hâlinde verilmiş ekzistansiyel karakterini unutmuş gibidir. Bu yüzden de, zaman zaman kuruluğa varan doktrinlerin içinde, yaşayan ve gerçeklik alanını kendi oluşumu itibariyle yorumlayan “kişi-insan” ihmal edilmiş gibi görünür. İşte Ekzistansiyel (varoluşsal) felsefe, insana ilişkin bu somut tarafı, Batı Felsefesi içinde XIX. yy’dan itibaren dile getirme endişesi taşıyan Kierkegaard’la başlar. 1930 yıllarından itibaren de, metot olarak, somut hayat tecrübeleri çerçevesindeki özne olarak düşünülen “yönelimsel bilinç” üzerinde ısrar eden “fenomenolojik yaklaşım”la bütünleşir. xiv Gabriel Marcel, henüz Husserl’ci bir fenomenolojik metodla tam olarak bütünleşilmediği bir dönemde, yakın dönemlerde tekrar buluşmuş olacağımız bir takım varoluş temalarını, Katolik Hristiyan bir filozof olarak işler. Bu temaların başlıcaları; “ben-sen ilişkisi”, mânevi derinliği olan bir “özgürlük”, beşerî dayanışmanın olduğu kadar, metafizik bir köklülüğün de ifadesi olan “güven” ve bütün bunların hepsini içine alıp insan olmak bakımından kişinin bizzat kendini varlıkta tutan o temel dayanak anlamındaki “bağlanma”dır. Elbette, buradan hareketle de oluşan “sadakat” ve “îman” konuları Marcel Felsefesi’nin merkez temaları hâline gelir. Şaşırtıcı olan ve bizlere belki de “irfan” geleneklerimizin bazı ana anlayışlarını hatırlatan onlardır ki, Marcel Felsefesi’nde, “özgürlük” ve “bağlanma”, “ ben” ve “öteki ben”, “mâneviyat” ve “somutluk” birbirlerinin ayrılmaz kavram çiftleri, yani “bağlılaşık”lar şeklinde ele alınmışlardır. Doç. Dr. Fulya Avcı Bayraktar’ın tezi için seçip büyük bir beceriyle felsefî tahlile tâbi tuttuğu Marcel’in “Bağlanma” ve “Özgürlük” kavramlarının birbirlerinin tamamlayıcı ögeleri olmalarının anlaşılması, bu filozofun görüşlerinin değerlendirilmeye açılabilmesi bakımından son derece önemlidir. Kendisi, felsefe okurlarının, pek de alışık olmadıkları zor anlaşılır bir konuyu derinlemesine bir dikkatle kavramış; fevkalâde açık bir dil ve kucaklayıcı bir üslûpla, onu bize yansıtmıştır. Terimler, Türkçe’mize uygun aktarılmış; fikirlerin ele alınışında kendi kültür dünyamızla ilişkiler kurularak, karşılaştırmalı sistematik çalışmalar oluşturma işine, âdeta zemin hazırlanmıştır. Bu önemlidir, zira Batı Felsefesi üzerine çalışmalarımızın, bizim kendi fikrî dünyamızı, evrensel bir dile doğru açmak ve onu bu gün adına yeniden kavramak gibi bir ödevi de olmalıdır. Dolayısıyla, söz konusu olan tetkikler, sadece bir “haberdar olma” ya da en fazla kendi adımıza bir “alımlama” olmamalı; fakat ayrıca, uluslararası zeminde hâkim bulunan felsefe konularını ve problemlerini, kültürel mirasımız üzerine kurulu bir bilinç şahsiyetliliği ile yeniden algılama imkânını bizlere bahşetmelidir. Fulya Avcı Bayraktar’a göre; Marcel’de, “bağlanma”, “ben”in “sen” ile kurduğu anlamlı ve sırlı bir derin dostluk ilişkisinin tam da kendisidir. “Mutlak Sen” konumundaki Tanrı’ya yükselişin başlangıç yeridir. Bir taraftan, kişi için, “oluş” anlamı taşır; diğer taraftan ise, etik anlamda “güven”, “umut” ve bir “biz” oluşturma süreci, ancak onun açısından bir mânâ kazanır. Dinin varoluşsal olarak algılanıp yaşanabileceği temel tecrübe, bu “bağlanma” ediminde gizlidir. Îman kavramı ancak onunla anlaşılabilir. Aile, kardeşlik, toplum ve insaniyetin, “sır”lı bütünlüğüdür bağlanma. Bu edimin ifade ettiği varoluşsal vaad edişlerin artık yaşanamıyor olması ise, modern dünyanın bunalımını izah ederken karşılaştığımız başlıca etkendir. Esas itibariyle, çalışmada ele alınan bütün bu görüşler, insanî varoluştan hareket eden ve kendisini çağdaş bir Hristiyan filozofu olarak tanıtan Gabriel Marcel’in, yirminci yüz yılın başlarında, inanç ve felsefe terkibine nerede ihtiyaç duyulmuş olabileceği konusundaki hayatî değerlendirmeleridir. Onun, ne doktrin anlamında bir Katolik Kilisesi savunucusu olmak, ne de klâsik rasyonel bir din temellendirmesi yapmak gibi bir endişesi vardır. Somut bir hayat algılayışı içinde, kendisinin ve evrensel anlamda insan olmanın, nerede bir Dost Tanrı ile yakınlık kurmuş olabileceğini ve buradan itibaren de “varoluş”un hangi anlam ve değer çerçevelerinde derinleşerek dönüşebileceğini göstermeye çalışır. Sahne ve muhit, günün gerçeklikleri ve onun problemleri içinde yaşayan insandır. Fulya Avcı Bayraktar, bu çalışmasını kitap hâlinde hemen yayınlatmadı. Belki de aradan on yılı aşkın bir zaman geçti. Tereddüdünün nelerden kaynaklanmış olabileceğini çok iyi bilmiyorum. Ama eğer bunun nedeni, bir şekilde tatminsizlik ise, bu akademik anlamda olumlu bir duygudur ve gelişmenin imkânı şeklinde değerlendirilmelidir. Yeter ki, felsefenin içinde, süre giden bir dinamizme inanalım ve onu diri tutalım. Zira düşünce ve anlam dünyasını ortadan kaldıracak olan en büyük tehlike, “ben tamamladım” demektir. Yok, eğer kendisinin, bu felsefenin değer ve yaşantılara ilişkin anlam zeminine çok iyi nüfuz edemedim şeklinde bir endişesi var ise, bu sefer çok iyi biliyorum ki; yazarımız, bu konunun, en doğrudan bir tarzda, tahlilini yapabilecek entelektüel donanıma ve varoluş derinliğine sahiptir. Doktora çalışmasının hazırlanışı sırasında, sabır ve metanetle mukavemet etmek mecburiyetinde kaldığı pek çok dış olay karşısındaki tavrı, bunun en belirgin göstergesidir. Ne iyi yapmışım da, onu bu konuyu çalışmaya teşvik etmişim ve yayınlanması konusunda onu zorlamışım.