Mesleğinde 40 yılını geçirmiş ve en üst kademeye ulaşmış bir kişinin, 60 yaşını geçirdikten sonra aynı kariyerin eğitiminde öğrenciliğe geri dönmesi zor bir kararı gerektirir. Pratisyenin akademisyen ile elele verip çalışması bir idealdir. Ancak bunun zorlukları da vardır: Varsayımlardan yola çıkılarak geliştirilen teoriler her zaman gerçek hayat ile örtüşmez. Bunların doğrulanması lazımdır. Akademisyen ile pratisyen arasında bu noktada fikir ayrılıkları yaşanabilir. Ayrıca yaş faktörü de hoca-öğrenci ilişkileri açısından, her iki taraf için güçlükler yaratabilir. Emekliliğe yakın bir dönemde böyle bir çalışmaya girmek gereksiz yere yıpratıcı bir teşebbüs olarak görülebilir. Ben, Tokyo Büyükelçiliğimden sonra, Ankara’da kızağa çekildiğim bir aşamada böyle bir egzersize girmeyi değer gördüm. Bunu, belki çok kısa süreliğine yararlanacağım bir unvan için değil, bir meydan okuma olarak değerlendirdim. Hayat en başından sonuna kadar meydan okumaları gerektirmiyor mu? Hayat aynı zamanda insanı tesadüflerle yönlendiriyor. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin (Mülkiye) Uluslararası İlişkiler bölümünden 1978 yılında mezun oldum. Yüksek Lisansımı İngiltere’de Hull Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Mülkiye’de, yine Uluslararası İlişkiler alanında Doktora programına başlamıştım. Ancak, bu arada girmiş bulunduğum Dışişleri Bakanlığı’nda mesainin yoğunluğu nedeniyle Doktora çalışmamı terk etmek zorunda kalmıştım. 2018, mezuniyetimizin 40. yıldönümüydü. İstanbul’daki sınıf arkadaşlarım benden, Dekan ile görüşerek bizim için bir tören düzenlenmesine aracılık etmemi rica ettiler. Memnuniyetle kabul ettim. Dekanımız Sayın Prof. Dr. Orhan Çelik beni çok sıcak karşıladı ve taleplerimi geri çevirmedi. Sohbetimiz esnasında öğrenci ÖN SÖZ2 Batı’nın Güvenlik Doktrinlerindeki Değişim Melez Savaş Konseptidosyamın arşivden çıkartılarak hocanın önüne konulmuş olduğunu hissediyordum. Makamından ayrılırken, okulu Doktora aşamasında terk etmiş olduğumu gördüğünü, öğrenci affından yararlanarak geri dönebileceğimi, bu sayede okulun da benim bilgi ve deneyimimden yararlanabileceğini, kabul ettiğim takdirde bütün bürokratik işlemlerin makamı tarafından yerine getirileceğini söyledi. Böylece bir tesadüfle öğrenciliğe geri dönmüş bulundum. Daha ileri bir aşamada Bölümün ders verme ricasını da geri çevirmedim. Bugün elinizdeki bu kitap, iki yıl süren öğrencilik/hocalık çalışmasının bir meyvesidir. Doktora tezi olarak kaleme alınan eser, güncel bir konuda teori ve pratiğin sentezini yansıtmaktadır. Diplomasi mesleğine ilk adımımı attığım 1980 yılında uluslararası sistemin yapısı basitti. Sistem iki kutupluydu ve küçük devletler bu iki kutbun oluşturdukları merkezler etrafında toplanmışlardı. Güç merkezleri arasındaki ilişkiler 1975 Helsinki Nihai Senedi ile yumuşamaya başlamış Soğuk Savaş koşullarıydı. Her iki merkezden uzakta pozisyon almayı tercih etmiş olan bölgesel güçlerin oluşturduğu Bağlantısızlar hareketi de yumuşamaya katkıda bulunuyordu. Güç mücadelesi aynı zamanda ideolojik bir mantoya bürünmüştü. Kapitalist, hür Batı dünyası; komünist, otokratik ve baskıcı Doğu’ya karşı mücadele veriyordu. Böylesine basit bir uluslararası yapının aritmetiği kolaydı. Öngörüde bulunulabiliyor ve başımıza gelebilecek senaryolar kolayca üretilebiliyordu. Zira, sıfır toplamlı bir oyun sözkonusuydu. Bir başka ifadeyle bir blokun kazancı, diğerinin kaybı oluyordu. 1974 Kıbrıs harekatı sonrası uygulanan ABD ambargosu göz açan bir gelişme olmakla beraber, bu dönemde Türkiye sırtını ABD’e yaslamıştı ve Batı ile birlikte hareket ediyordu. Sorun, Batı’nın iki bacağı arasında görüş ayrılığı baş gösterdiği zaman yaşanıyordu. O zaman da “aman Amerika’yı kızdırmayalım” yaklaşımı her zaman üstün geliyordu. 1987 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik başvurusuna rağmen Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri hep ikinci planda kalıyordu. Ne de olsa, esas oyun kurucu ABD idi.1990 yılına geldiğimizde uluslararası ilişkilerin bu paradigmasında değişiklik olmaya başlamıştı. SSCB’nin yeni lideri Mikail Gorbaçov’un Yeniden Yapılanma (Perestroika) ve Açıklık (Glasnost) politikaları Doğu Blokunda hareketlenmeye yol açmıştı. Gorbaçov, demokratikleşmiş SSCB’ni de içine alan bir Ortak Avrupa Evi’nin kurulmasından söz ediyordu. 1990 Haziran ayında eski bakanımız sayın İlter Türkmen’in başkanlığında oluşturulan bir heyetle AGİK İnsani Ön Söz 3Boyut Konferansı’na katılmak üzere Kopenhag’a gitmiştik. Konferans’ta, karşımızda oturan Batı ve Doğu Almanya heyetleri birbirleriyle şakalaşıyor; oturum araları lobide kahve içip, sohbet ediyorlardı. Diğer taraftan, Konferans’ın başında yapılan genel konuşmalarda, bazı Doğu Avrupa devletleri SSCB’nin insan hakları uygulamalarını eleştiriyorlardı. SSCB heyeti ise suskundu. Bunlar alışagelmiş görüntüler değildi. SSCB heyetinden muadilim bir diplomata eleştiriler karşısında ne hissettiklerini sorduğumda; bunları normal karşıladıklarını, artık ne Doğu Bloku, ne de Soğuk Savaştan söz edileceğini, bundan sonra Commonwealth örneği, SSCB’nin merkezinde, Moskova’ya bağlı bir milletler topluluğunun ortaya çıkarılacağını söylemişti. Bundan birkaç ay sonra Berlin Duvarı’nın yıkılacağını ve 3 Ekim 1990’da Almanya’nın birleşeceğini kimse tahmin etmiyordu. SSCB, 2. Dünya Savaşı’nın sonunda batısında oluşturduğu tamponu adım adım kaybediyordu. Zira, kopan orta ve doğu Avrupa devletleri çoğulcu, liberal demokrasiyi ve serbest piyasa ekonomisini benimsiyorlardı. Bunlar NATO dahil, Batı’nın kurumlarına katılma arayışı içerisindeydiler. Bununla beraber SSCB hala dikkate alınması gereken, önemli bir aktördü. Gorbaçov’un vizyonu doğrultusunda Varşova Paktı ile birlikte NATO’nun da varlığına son verip vermeyeceği; Batı ve Doğu’nun, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerini esas alan bir Ortak Avrupa Evi’nin çatısı altında bir araya gelip gelemeyeceği o dönem diplomatların zihinlerini meşgul eden konulardı. Gorbaçov’un vizyonu gerçekleşemedi, çünkü SSCB Batılı anlamda demokratikleşemedi. Moskova bir ikilem içerisindeydi; demokratikleşme birçok milleti bünyesinde barındıran bir ana kara süper gücünün bir anda dağılmasına yol açabilirdi. 1990 yılının Ekim ayında Helsinki’ye tayin olmuştum. Artık ayrılıkçı hareketler SSCB’nin içine sirayet etmişti. Yanı başımızdaki Baltık Cumhuriyetlerinde bağımsızlık hareketleri güç kazanıyordu. Vytautas Landsbergis’in önderliğindeki Litvanya başı çekiyordu. 1991 Ekim’inde bir hafta sonu Estonya’nın Tallinn şehrine gitmiştik. Sovyet askerleri pazar yerinde alışveriş yapıyorlardı. Esnafın onlara korkusuzca, kaba davrandıkları dikkatimi çekmişti. Askerler sanki düşman bir alanda bulunuyor gibiydiler. Bu, uluslararası siyaset sahnesinde, yine beklenmeyen yeni bir patlamanın habercisiydi. 26 Aralık 1991 günü bir araya gelen Rusya, Ukrayna ve Belarus başkanları SSCB’ni feshettiklerini ve bunun yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun 4 Batı’nın Güvenlik Doktrinlerindeki Değişim Melez Savaş Konsepti kurulduğunu kamuoyuna açıkladılar. Artık siyasi coğrafya sadece Avrupa’da değil, Avrasya’nın genelinde de baştan başa değişmişti. Bu değişikliğin iki yönlü etkisi oldu: Birincisi 2. Dünya Savaşı sonundaki güç dengesi ve yapılan düzenlemelerle üstüne kül serilmiş olan toprak sorunları ortaya çıktı. Mikro milliyetçilikten kaynaklanan ayrılıkçılık, özellikle eski Yugoslavya coğrafyasında en şiddetli biçimde kendini gösterdi. İkincisi ise, ABD’nin küresel çapta jandarma rolü oynaması için geniş bir alan açıldı. Bu iki faktör birbirini besleyerek, uluslararası sistemde ABD hegemonyasına giden yolun taşlarını döşedi. Zira, Avrupa Birliği’nin siyasi ve güvenlik işbirliği boyutlarının Avrupa’nın göbeğinde vuku bulan soykırımları önleme yeteneğine ulaşmamış bulunduğu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serildi. İlk başlarda uluslararası kurum ve kurallara saygı gösteren İyiliksever Hegemonya modelinin, ABD’de Yeni Muhafazakar akımın güç kazanmasıyla terk edildiği ve Karışık Hegemonya modeline geçildiği görüldü. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının bu geçişi kolaylaştırdığı yadsınamaz. Bundan sonra Batı’nın gözünde Doğu klasik anlamını yitirdi ve ideoloji yerine kültür ağırlıklı daha geniş bir anlam kazandı. ABD, kurucu ilke ve değerlerinden uzaklaştı. 2. Dünya Savaşı’nın sonunda kendisinin geliştirdiği uluslararası kurumları göz ardı etti ve uluslararası hukuku ayakları altına aldı. Niccolo Machiavelli’nin Prens isimli kitabında yöneticilere tavsiye ettiği gibi artık amaç için her türlü araç meşruydu. Çünkü Yeni Muhafazakarlar kaderciydiler, tanrısal bir misyon üstlendikleri ve Siyonistlerle elele vererek güç ve anarşi yoluyla idealar dünyasını yaratabilecekleri inancındaydılar.Bu durum Türkiye’yi derinden etkiledi. O güne kadar ABD’nin sözünden çıkılmamıştı. Bir Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika projesinden bahsediliyordu ve ABD’nin müdahaleleri hep Türkiye’nin yakın çevresinde gerçekleşiyordu. Bu arada devletimiz, etnik ayrılıkçı bir teröre karşı amansızca mücadele veriyordu. PKK teröristlerinin elinde zaman zaman ABD menşeili silahlara rastlanıyordu. Ülkemizde ve yakın çevremizde gerçekleşenlerin söz konusu proje ile bir bağı var mıydı? Tarih ortaya çıkaracaktır. 2003 yılının başlarında bir Balkanlarda güvenlik işbirliği toplantısına katılan Milli Savunma Bakanımıza eşlik etmekteydim. ABD’nin talebi üzerine, anılan devletin Savunma Bakan Yardımcısı ile ikili görüşme yapıldı. Burada, Bakan Ön Söz 5Yardımcısı gayet sert üslupla, Irak’a kısa süre içerisinde müdahale edileceğini, Türkiye’nin artık pozisyonunu belirlemesi gerektiğini, siyah ve beyazın arasında gri rengin olmadığını ya onlarla birlikte ya da onlara karşı olacağımızı, bir hafta içerisinde açık ve net bir yanıt beklediklerini söyledi. Ültimatomun ne olduğunu bu vesileyle görmüş bulundum. TBMM, 1 Mart 2003 tezkere kararıyla bu soruya layıkı veçhiyle cevap vermiş oldu.ABD’nin Karışık Hegemonyası kendisi için de geliştirdiği uluslararası kurum ve kurallar için de yıpratıcı sonuçlar verdi. Dünyanın her köşesinde jandarmalık yapamayacağı ortaya çıktı. Irak ve Afganistan müdahaleleri yenilgi ile sonuçlandı. 2010’lu yıllarda başlattığı ve Türkiye’nin de desteklediği Arap Baharı süreci Suriye’de iflas etti. ABD’nin hegemonyası karşısında, orta ve doğu Avrupa’ya genişlemiş bulunan Avrupa Birliği’nin ortak politikalar geliştirmekte zorlandığı görüldü. Birlik de zaman zaman ABD’ne takılarak kurucu ilke ve değerlerinden uzaklaştı. Batı ile entegrasyon ümidini yitiren Rusya, Avrasyacı ekibin vizyonu doğrultusunda yakın çevresinde bir hayat alanı yaratmaya koyuldu. Uzun süre barış içinde yükseliş politikası izleyen Çin ise, Jinping’in Yol ve Kuşak projesi ile küresel bir güç olma vizyonunu alenen uygulamaya koymada artık sakınca görmüyor. Rusya ve Çin arasındaki stratejik ortaklık ilişkisi ise giderek gelişiyor.Irak ve Afganistan yenilgilerinden sonra ABD’nin hegemonyası gerileme sürecine girmiştir. ABD, ne olursa olsun, kazanımlarını koruma gayreti içerisindedir. Bu sürecin ne kadar süreceği ve uluslararası sistemde çok kutuplu bir yapıya yol açıp açmayacağı bilinmemektedir. Tabir caizse, ABD zücaciye dükkanına girmiş yaralı bir fil gibidir. Kurtulabilmek için müttefiklerine ve bu arada Türkiye’ye de zarar verebilmektedir. Öte yanda, Avrupa Birliği’nin ekonomik büyüklüğünü temel alarak, küresel bir güç haline gelebilmesi uzak bir ihtimaldir. Avrupa Birliği ve üye devletleri çıkarlar uyuştuğu oranda ABD’nin peşine takılmaktadırlar. Birlik normatif gücünü kullanarak belli bir nüfuz alanı oluşturmaya çalışsa da, bunun küresel bir güç olabilmek için yeterli olmadığı açıktır. Yeni bir geçiş dönemi yaşamaktayız. Nükleer caydırıcılığın hakim olduğu bu dönemde uluslararası toplumun önde gelen aktörlerinin dış politika araçlarında ve savaş konseptlerinde köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Yeni nesil savaş günümüzün gerçeğidir. Bugünün toplumları, devletlerin, çoğu kez doğrudan çatışma eşiğine vardırmadan, asker-sivil çeşitli 6 Batı’nın Güvenlik Doktrinlerindeki Değişim Melez Savaş Konsepti araçlarla yürüttükleri ne barışın ne de savaşın mevcut olduğu bir melez savaş ortamında yaşamaya mahkum olmuşlardır. Elinizdeki kitapta tarihsel boyut içerisinde Batılı devletlerin güvenlik doktrinlerinde meydana gelen değişiklikler ışığında melez savaş konseptine nasıl varılmış olduğu değerlendirilmektedir. Melez savaşın çarpıcı bir örneği olması sebebiyle, bu çerçevede Suriye’deki savaşın özellikleri örnek olarak verilmiştir. Buna şimdi Ukrayna’daki savaşı da eklemek mümkündür. Konusu ne olursa olsun kitap yazımı zahmetli bir çalışmayı gerektirir. Yazılacak eser bir akademik çalışma olacaksa, buna bir de akademik kurallara uyma titizliğini de eklemek lazımdır. Böylesine büyük bir işin üstesinden tek başına gelmek mümkün değildir. Kitap, dostluklarını kazanma şansına eriştiğim çok sayıda kişinin katkısıyla ortaya çıkabilmiştir. Tabi ki; kusurlarda sorumluluk sadece ve sadece bana aittir. Teşekkür etmem gereken o kadar çok sayıda kişi var ki! En başta beni geç bir yaşta Doktora kulvarına sokan Mülkiye’nin değerli Dekanı Prof.Dr. Orhan Çelik’e teşekkür etmeliyim. Onun dostluğu ve sürekli teşviki olmasaydı, bu eser ortaya çıkarılamazdı. Tez konusunu seçerken Uluslararası Hukuk kürsünün değerli hocası Prof.Dr. Sertaç Başeren ile yaptığım tartışmalardan ilham almış olduğumu söylemeliyim. Danışmanım Prof. Dr. Çınar Özen beni her zaman sabırla dinledi ve işin raydan çıkmaya yüz tuttuğu durumlarda uyarılarını çekinmeden yaptı. Kastamonu Üniversitesi’nden Doç.Dr. Fırat Yaldız, çalışmamın yazımı aşamasında bana yeni ufuklar açtı. Saygıdeğer hocalarımıza en kalbi teşekkürlerimi sunuyorum. Oğullarım Cem ve Deniz Meriç yabancı kaynakların temininde yardımcı oldular. Uluslararası Hukuk kürsüsü asistanı Abdullah Pekel ve öğrencim Can Bostancı, eserin yazılması, gözden geçirilmesi ve yazım hatalarının düzeltilmesinde büyük katkıda bulundular. Dekanımızın özel kalem müdiresi Pınar Kaymal, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Safiye Ertürk ve ATAUM’dan Asime Yıldız ise, öğrenciliğim ile ilgili işlemlerin yürütülmesinde bıkmadan usanmadan bana destek oldular. Her birine çok teşekkür ediyorum. Tezimin kitap haline getirilmesinde ve bastırılmasında değerli meslektaşım Büyükelçi (E) Mehmet Fatih Ceylan ve Orion Kitabevi Genel Yayın Koordinatörü Veli Kondak’ın destekleri de unutulamaz. Ayrıca bu 2. Baskıyı üstlenen Ankara Üniversitesi Yayınevi'ne de teşekkür ederim. Şükran duyguları ile dolu gönlümde onlar da yer almışlardır. Şükran duygularımdan pay alması gereken bir başka kişi de kıymetli eşim Kumiko Meriç’tir. Çoğu COVİD 19 Pandemisi dönemine rastlayan iki yıl boyunca bana mükemmel bir çalışma ortamı sağlayarak, yalnızlığı tercih etti. Bu kitabı henüz 5 yaşında olan torunum Ella Meriç’e ithaf ediyorum. Özgür, adaletli, uluslararası toplumda saygı gören, mutlu bir Türkiye’de yaşamasını diliyorum