Felsefenin bilinen tarihindeki temel problemlerin başında "bir" ile "çok" arasındaki ilişkinin yer aldığını söylemek herhalde abartılı bir iddia olmayacaktır. Bir-çok ikilisinin, tarih boyunca varlık-oluş, gayri maddî-maddî, tümel-tikel, cevher-araz, akledilir-duyulur, zihin/ruh-beden, mahiyet-varlık, zorunlu-mümkün, gerçeklik-görünüş, mutlak-göreli, durağan-hareketli, mükemmel-eksik, aydınlık-karanlık, tanrı-âlem şeklinde de kendini gösterdiği düşünüldüğünde, bu kavram çiftinin merkezî konumu daha bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır. Sokrates öncesi filozofların arke arayışlarından, Parmenides ve Herakleitos arasındaki varlık-oluş tartışmasına, Eflatun’un idealar teorisinden, Aristoteles’in hareket etmeyen ilk hareket ettiricisi ve bilkuvve-bilfiil ayrımı ile Plotinus’un sudûr teorisine kadar bir-çok ilişkisi etrafında şekillenen Antik Helenistik felsefe birikiminin 8. yüzyılın ortalarından itibaren tercüme hareketi yoluyla sistematik bir tarzda İslam dünyasına aktarılması, aynı zamanda bu problemin, ilk defa “yaratıcı” tanrı tasavvurunun hâkim olduğu bir coğrafyada felsefî olarak tartışılmasına da imkân sağlamıştır.