“Georges Gurvitch’in ölümünden beri sosyolojinin parçalanması kural veya moda oldu. Bu parçalanma, onun kendine özgü araştırmalarının dışında kalan bizlere kolay bir kavrayışı veya alana girişi yasaklamaktadır. Bugün hangi sosyolog, Georges Gurvitch’in bütünsel toplum’un yeniden ödev olarak üstlenecektir?” (Fernand BRAUDEL, Tarih Üzerine Yazılar, s. 11).“Sosyolog, küresel ve somut bir hümanizmanın geliştirilmesine yardımcı olabilir” (Claude LÉVİ-STRAUSS, Hüzünlü Dönenceler, s. 128).“Günümüzde bütün kuramlar yapısal açıdan isteseler de istemeseler de kapitalist sistemle işbirliği yapmak durumundadırlar” (Jean BAUDRILLARD, Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri, s. 97).“Sömürgeci Akıl, siyahlar tarafından aklandı” [Jean BAUDRILLARD, Cool Anılar V (2000-2004), s. 45].“Bize düşen gerçekliği sağlamak değil, gösterilemeyen kavranabilir için yeni imâlar icat etmektir” (Jean-François LYOTARD, “Postmodern Nedir Sorusuna Cevap”, s. 58).“Var olduğundan beri, her zaman ve her yerde, ‘fikrinin peşine düşmek’ insanın en değişmez uğraşlarından biri olmuştur” (Claude LÉVİSTRAUSS, Hepimiz Yamyamız, s. 101).“Biz üniversitelerde disiplinler olarak adlandırılan ayrı ayrı analiz kutularının, dünyanın anlaşılmasına yardım eden değil, bilakis engel oluşturan şeyler olduğunu öne sürüyorduk. Biz içinde yaşadığımız ve seçeneklerimizin neler olduğunu belirleyen toplumsal gerçekliğin, yurttaşları olduğumuz çeşitli ulus devletler olmadığını, bir dünya-sistem olarak adlandırdığımız daha geniş bir şey olduğunu söylüyorduk. Biz bu dünya-sistemin devletler ve devletlerarası sistem, üretici firmalar, hanehalkları, sınıflar, her türden kimlik grupları gibi pek çok kuruma sahip olduğunu söylüyorduk. Ve bu kurumların sistemin işlemesine imkân tanıyan, fakat aynı zamanda sisteme nüfuz eden çatışmaları ve çelişkileri de harekete geçiren bir matriks oluşturduğunu söylüyorduk. Biz bu sistemin bir tarihi olan toplumsal bir yaratım olduğunu; bu toplumsal yaratımın kökenlerinin açıklanması, süregiden mekanizmalarının ayrıntılarıyla tasvir edilmesi ve kaçınılmaz nihai krizinin farkına varılması gerektiğini iddia ediyorduk” (Immanuel WALLERSTEIN, Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş, s. 10-11).“Ben yıldızsal Amerika’yı araştırdım, hiçbir zaman sosyal ve kültürel Amerika’yı değil; otoyollarında saçma ve salt özgürlüğü sergileyen Amerika’yı araştırdım; töreleriyle, zihniyetleriyle derin Amerika’yı değil; çöldeki hızıyla, motelleriyle, madensel yüzeyleriyle Amerika’yı araştırdım. Bunun için senaryonun hızını, televizyonun kaygısız refleksini, boş bir mekânda çekilmiş günlerin ve gecelerin filmini, göstergelerin, imgelerin, yüzeylerin ve yollardaki belirli, alışılmış davranışların şaşılacak derecede duygusuzca art arda gelişlerini, Avrupalı kulübelerine kadar gerçekte bizim olan nükleer ve çekirdeği çıkartılmış dünyaya en yakın olan şeyi araştırdım. Toplumsalın geçmişteki yıkımı ile gelecekteki yıkımını jeolojide araştırdım; çizgili mekânların, tuzlu ve taşlı engebelerin, fosilleşmiş nehrin aktığı kanyonların, erozyon ve jeolojiye özgü yavaşlığın başlangıcı belirsiz boşluğunun tanıklık ettiği o derinlik değişiminde araştırdım; büyük kentlerin dikeyliğinde bile araştırdım” (Jean BAUDRILLARD, Amerika, s. 13).“Öyleyse, Baudrillard’ın yaptığına hem çok yakın hem çok uzağız, bu biraz olsun bunu açıklayabilmemiz için mükemmel bir fırsat çünkü Baudrillard’la aynı zamanda ve aynı kutupta kendimizi hissettiğimiz bir hareket içerisindeyiz. Çok yakınız, okuyunca anlarsınız. Çok uzağız; çünkü bizim ÇAĞDAŞ SOSYAL TEORİSYENLER 2 /3gözümüzde bu kardeşimiz kendini çok fazla eleştiriye ve teoriye vermek gibi bir hata işlemiştir” (Jean-François LYOTARD, Libidinal Ekonomi, s. 141).“Tarihçiler için, bütün diğer sosyal bilimciler için ve bütün nesnel bilimciler için keşfedilecek yeni bir Amerika her zaman olacaktır” (Fernand BRAUDEL, Maddi Medeniyet ve Kapitalizm, s. 104).“Braudel, tarihi siyasi kültürün büyük anılarına olan aptalca aşkından kurtardıysa, Wallerstein da sosyal bilimleri dünyayı yekvücut olarak gören güdülenmiş ideolojisinden (ki bunun esas kabahatlisi modernleşme kuramıdır) kurtarmıştır”(Charles LEMERT, Durkheim’ın Hayaletleri: Kültürel Mantık ve Toplumsal Şeyler, s. 314).“Tüketim toplumu, tekelci devlet kapitalizminin en gelişmiş düzeyinde kendini yeniden ürettiği biçimdir. Baskı tam da bu düzeyde yeniden örgütlenir: Kapitalizmin ‘burjuva-demokratik’ dönemi, yerini, yeni karşıdevrimci döneme bırakır” (Herbert MARCUSE, Karşıdevrim ve Başkaldırı, s. 25-26).“İnsanlar, her zaman davranacaklarını düşündüğümüz şekilde davranmıyorlar”(Immanuel WALLERSTEIN, Kaos ve Belirsizlik: Çağdaş Dünya Sistemi Üzerine Düşünceler, s. 131).“Antropologlar, Filipinler’deki bir kabileyi incelemekten vazgeçtiler, çünkü yapısını bozmak istemiyorlardı” [BAUDRILLARD, Cool Anılar V (2000-2004), s. 81].Sosyoloji, başlangıcından günümüze genellikle birey ve toplum üzerine odaklanmış, uygarlığa ise yeterince önem vermemiştir. Sosyolojinin bireyin ve toplumun yanı sıra en geniş kapsamlı insan birlikteliği olan uygarlığı da inceleme nesnesi yapması gerekir. Sosyoloji, günümüzde uygarlık konusuna yoğunlaşmak mecburiyetindedir. Çünkü tarihte olduğu gibi bugün de toplumlar uygarlıklar çatısı/şemsiyesi altına yaşarlar ve mensubu olduğu uygarlığın ana özelliklerini ve genel eğilimlerini sırtlarında taşırlar. Uygarlıkları, Doğu uygarlığı ve Batı uygarlığı şeklinde tasnif etmek, onlar arasındaki ayrımı, ilişkileri ve çatışmayı tahlil etmek, meselelere Doğu-Batı çatışması çerçevesinde yaklaşmak, benim sosyolojik duruşumdur.1 Bu eserimde ana amacım da, temsilcisi olduğum Doğu-Batı çatışması teorisinin odaklandığı iki uygarlıktan birisi olan Batı uygarlığını ve onun biçimlendiği modern toplumu ve bireyi doğru anlamak için Batı sosyolojisinde revaçta olan çağdaş sosyal teorisyenlerden bazılarını ayrıntılı olarak ele almaktır.Bu eserimde, Batı’ya ait olan çağdaş sosyal teorilere yelken açtım. Çağdaş sosyal teorilerin sınırlarının sadece birey ve toplumdan değil, aynı zamanda,“uygarlık”tan başladığını göstermeye çalıştım. Batı sosyolojisinin ana sosyal teorileri, Batı dünyasını açıklama, anlama, yorumlama ve değiştirme amacı taşırlar. Makro düzeyde Batı uygarlığına, orta düzeyde modern topluma ve mikro düzeyde modern bireye odaklanan sosyal teoriler vardır. Bu yapıtımda tahlil ettiğim çağdaş sosyal teorilerden bazıları Batı uygarlığına, kimisi modern topluma, bazıları da çağdaş bireye yönelmiş, onların temel problemlerine, kamburlarına ve sıkıntılı hallerine yoğunlaşmışlardır Batı sosyolojisinin vitrininde yer bulan çağdaş sosyal teorileri ilgi odağı olarak seçmek, Batı uygarlığını, toplumunu ve bireyini doğru anlamamıza imkân tanır. İşte, bu noktada, ben de, Çağdaş Sosyal Teorisyenler 2 adlı bu kitabımda, modern çağın ruhunu, Batı uygarlığının, toplumunun ve bireyinin sıkıntılarını doğru anlamak için, çağdaş sosyolojinin ana isimlerinden olan Claude LéviStrauss, Fernand Braudel, Immanuel Wallerstein, Herbert Marcuse, Jean-François Lyotard ve Jean Baudrillard’ın sosyal teorilerini ayrıntılı olarak tahlil ettim. Daha açık bir deyişle, metnimde, Lévi-Strauss’un yapısalcılık teorisini, Braudel’in uygarlık teorisini, Wallerstein’ın dünya-sistem teorisini, Marcuse’nin tek-boyutlu toplum teorisini, Lyotard’ın postmodern teorisini ve Baudrillard’ın simülasyon teorisini ana hatlarıyla ve derli toplu bir biçimde analiz etmeyi ve değerlendirmeyi amaçladım. Çağdaş Sosyal Teorisyenler 1 eserimin2 devamı olanÇağdaş Sosyal Teorisyenler 2 kitabımda, Lévi-Strauss, Braudel, Wallerstein, Marcuse, Lyotard ve Baudrillard isimli sosyal teorisyenleri bir araya getirmemin iki temel gerekçesi vardır. İlki, Lévi-Strauss, Braudel, Wallerstein, Marcuse, Lyotard ve Baudrillard’ın, Batı uygarlığına, modernliğe, modern topluma ve kapitalizme odaklanmalarıdır. İkincisi, söz konusu altı teorisyenin ilgi odakları ve meselelere bakışlarında benzerliklerin olmasıdır.Bu eserimde ilk olarak tahlil ettiğim Lévi-Strauss,yapısalcılığın etkili teorisyenidir. Adı yapısalcılıkla özdeşleşmiştir. Braudel tarafından “‘yapısal’ antropolojiyi lenguistik tarafından geliştirilen usullere doğru, ‘bilinçsiz’ tarih ufuklarına doğru ve ‘niteliksel’ matematiğin çocuksuemperyalizmine doğru iten”3 bir düşünür olarak değerlendirilen Lévi-Strauss, modern toplumun bir sorunlar yumağı olduğunu belirtmiş, “bir toplumun yolunda gittiğini söylemek olağan bir şeydir, ancak bir toplumda her şeyin yolunda gittiğini söylemek saçmalıktır”4, demiştir.Lévi-Strauss, Batı uygarlığını eleştirmiş, “Batılı ilerleme düşüncesini ve Batı uygarlığının insanlığın en yüksek noktası olduğu” biçimindeki fikri reddetmiştir.5 LéviStrauss, bilhassa Batı uygarlığının sömürgeciliğe dayalı doğasına dikkat çekmiş, “sömürgecilik Batı’nın büyük günahı olmuştur”6, şeklinde bir tespit yapmıştır. Lévi-Strauss, Batı uygarlığının “ilerleyen uygarlık” olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiş, Doğu toplumlarında Batı uygarlığının “ileri uygarlık” olduğuna dair algıyı yıkmaya çalışmış, bu hususta, şunları yazmıştır: “Yaklaşık iki yüzyıldır, Batı uygarlığı kendini, ilerleyen bir uygarlık diye tanımlamaktadır. Aynı ideali benimsemiş olan diğer uygarlıklar, Batı uygarlığını örnek almak zorunda olduklarına inanmışlardır. Bilim ve tekniğin hiç durmamacasına ilerleyeceğine ve insanları daha güçlü ve mutlu kılacağına dair; XVIII. yüzyılda Fransa’da ve ABD’de ortaya çıkan siyasi kurumların, toplumsal örgütlenme biçimlerinin ve bunları esinleyen felsefenin, toplumun her üyesine, kişisel hayatlarında daha fazla özgürlük, kamusal işlerin yönetiminde de daha fazla sorumluluk kazandıracağına dair ortak bir inanç beslemişlerdir. Değer yargılarının, estetik duyarlılığın, kısacası doğruya, iyiye ve güzele duyulan sevginin, karşı konulması imkânsız bir atılımla çoğalıp yayılacağına ve meskûn dünyayı baştan başa ele geçireceğine inanmışlardır. Yaşadığımız çağda dünyada sahnelenen olaylar, bu iyimser görüşlere ters düşmüştür. Totaliter ideolojiler yaygınlaşmış, dünyanın pek çok bölgesinde yaygınlaşmaya da devam etmektedir. Milyonlarca insan katledilmiş, korkunç soykırımlara maruz kalmıştır.”7Lévi-Strauss, Batı uygarlığının Doğu uygarlığına mensup toplumlarda yaptığı tahribatlara ve yol açtığı yıkımlara işaret etmiştir. Ona göre, Batı uygarlığı, iki yüz yıldır, gerek tümüyle, gerekse sanayileşme gibi birtakım anahtar unsurlarıyla dünyaya yayılma ve dünyayı ele geçirme eğilimindedir. Batı uygarlığı, misyonerlerini, askerlerini, ticari temsilciliklerini ve tarımsal işletmelerini tüm dünyaya yerleştirmiştir. Hem dolaylı hem de dolaysız bir biçimde, değişik renkli toplulukların hayatına müdahale etmiştir. Bu toplulukların geleneksel hayat tarzlarını gerek kendininkini zorla benimseterek, gerekse yerine hiçbir şey koymaksızın var olan çerçevelerin tahrip ve yok olmasına yol açacak şartlar düzenleyerek, tepeden tırnağa altüst etmiştir.8Lévi-Strauss, Batı uygarlığının şekillendirdiği modern toplumun ırkçılığa yol açtığını belirtmiştir. Lévi-Strauss, Batı uygarlığının zalimliklerine (hem Avrupa’daki faşizmin hem de Amerikalıların yerlilere yaptığı katliamlara) belirli ölçüde tanıklık etmiştir. Daha açık bir deyişle, “iki kez insan türünün tarihsel zalimliğini yaşamıştır Lévi-Strauss. Yeni Dünya’ya ayak basar basmaz Batı’nın yol açtığı yıkımları gözlemler: Saman kulübelerde paçavralar içindeki Amerika yerlileri, salgınlardan ve katliamlardan kırılan topluluklar, harap olmuş doğa.”9Lévi-Strauss, Batı uygarlığının ana ideolojilerinin (Marksist, komünist, liberal, kısacası totaliter ideolojilerin), son zamanlara kadar Doğu uygarlığına ait halkların daha hızlı Batılılaşmasını sağlamayı amaçlayan birer tarih aldatmacası10 olduğunu vurgulamış, sömürgeci Batı uygarlığından yana değil, tam aksine onların sömürdüğü ve adına “ilkel” denen toplumlardan yana tavır takınmış, “modern dünyayı bölen çatışmaların uzağında geleneksel yaşam tarzlarına sadık kalma niyetindeki o küçük halkları savunmuştur.”11Sözün kısası, Lévi-Strauss, Batı uygarlığına, modernliğe, onun biçimlendirdiği modern topluma ve hayata eleştirel yaklaşmış, modern toplumun sömürgeciliğe ve ırkçılığa dayalı doğasına dikkat çekmiştir.Bu eserimde ikinci olarak ele aldığım Braudel, uygarlıklar teorisyenidir. Braudel, uygarlıkları, özellikle de Batı uygarlığını detaylı bir biçimde çözümlemiş, onun öyküsü ve ana sorunları hakkında kapsamlı değerlendirmeler yapmıştır.Braudel’e göre, Batı uygarlığı, evreni fır dolaşan ve dolaşmakta olan Endüstri Devrimi’ni gerçekleştirmiş12, başta Batı toplumları olmak üzere diğer toplumlarda çeşitli tahribatlara sebep olmuştur. Batı uygarlığı, sahip olduğu teknik üstünlük sayesinde savaşlara yol açmıştır. Braudel, Batı uygarlığına ve onun etkisiyle şekillenen modern dünya düzenine eleştirel yaklaşmış, “bizim çağımız felâketten …yana fazlasıyla zengindir”13, demiştir.Bu eserimde üçüncü sırada analiz ettiğim Wallerstein, dünya-sistem teorisini inşa eden sosyologdur. Wallerstein, bir uygarlık olarak modern dünya-sisteminden söz etmiştir.14 Wallerstein, “kapitalist dünya-ekonomi” olarak gördüğü bir dünya-sistemi içinde yaşadığımızı ve bu dünyasisteminin yeryüzünü kaplamış olduğunu15 ve dünya ölçeğinde ciddi problemlere yol açtığını ileri sürmüştür.Wallerstein, Batı uygarlığının ve onun şekillendirdiği modern toplumların ana sorunları olarak “metalaştırma”, “akılcılaştırma”, “eşitsizlik”, “kutuplaşma”, “ırkçılık”, “korku”ve “kaos”tan ayrıntılı olarak söz etmiştir.Wallerstein, kapitalizmin sermayenin sınırsızca birikmesi için “her şeyin metalaştırılması” yoluna gittiğini söylemiştir.16 Kapitalist sistemde en önemli sorun ya da yanlış olan şey, sadece bir araçtan ibaret olan özel mülkiyet değil, sermaye birikiminin asli unsuru olan metalaş(tır)madır.17 Kapitalist dünya-ekonomisi, “sonsuz sermaye birikimi” üzerine inşa edilmiş bir sistemdir. Bunu mümkün kılan ana hususlardan birisi, her şeyin metalaştırılmasıdır. Bu metalar, bir dünya pazarı içinde, mal, sermaye ve emek gücü şeklinde bir yerden diğerine sürekli olarak akarlar. Akış ne denli serbest ise metalaştırma derecesi de o denli yüksektir.18 Kapitalizm ya da kapitalist dünya-ekonomisi, kesintisiz sermaye birikiminin mantığını o denli takip etmiştir ki, teorik idealine, yani her şeyin metalaşmasına yaklaşmıştır.19 Bütün sosyal işlemleri metalaştırma çabası o kadar inanılmaz bir noktaya ulaşmıştır ki, bir zamanlar metalaşmasının imkânsız olduğu düşünülen bütün alanları içine almaya başlamıştır.20Wallerstein, Batı uygarlığının ana sorunlarından birisi olarak akılcılaştırma üzerinde durmuştur. Akılcılaştırma ile kapitalizm arasında bir ilişkinin olduğunu vurgulamıştır. Başka bir deyişle, Wallerstein, “kapitalizm bakımından temel önemdeki akılcılaştırma süreci”ni21 ciddi bir mesele olarak nitelemiştir Wallerstein’a göre, Batı uygarlığının ciddi problemlerinden bir diğeri, eşitsizliktir. Batı uygarlığı, eşitsizlikler üzerine inşa edilmiştir. Batı uygarlığı, başlangıçtan itibaren, özellikle de dünya egemenliğini elde ettiği ve bir dünya-sistemi kurduğu 16. yüzyıldan beri eşitsizliği kendisine düstur edinmiştir. Wallerstein, Batı uygarlığının eşitsizliğe dayalı yönünün 1990’larda “küreselleşme” adıyla karşımıza çıktığına ve görünür hale geldiğine işaret etmiştir.Wallerstein, 1990’ların küreselleşmeye dair bir söyleme boğulduğunu, eş deyişle, küreselleşme söyleminin sağanağı altında geçtiğini belirtmiştir.22 Küreselleşmenin gözlerimize atılmış kum23 olduğun söyleyen Wallerstein, gözlerimizi bu kumdan temizleyerek Batı uygarlığının çirkinliklerini görmemize yardımcı olmuştur.Wallerstein, küreselleşmenin kapitalizmin ileri biçimi olduğunu, yağmacılığa ve soygunculuğa dayandığını ileri sürmüştür. Bu çerçevede, Wallerstein, anarşizmin kurucularından ve anarşist sosyolojinin mimarlarından olan PierreJoseph Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır”24, tezine atfen, “kapitalist ilerleme küresel ölçekte hırsızlıktır”25, demiştir. Çünkü küreselleşmenin temeli olan kapitalizm, Batı toplumlarının gücünü ve hegemonyasını arttırmak için Doğu toplumların sermayesine, tıpkı “kumar oyunu”ndaki gibi, haksızca el koyma üzerine kurulmuştur. Fakat bu kumar oyunundaki para gitgide büyümüştür. Daha açık bir deyişle, “1900’ü 1800, 1700 veya 1600’lerden farklı kılan özelliklerden biri küresel kumarhanede ortaya konan paranın çok yüksek olmasıdır.