ÖncelIkle belirtmeliyim ki bu kitabın temelini bir doktora tezi oluşturmaktadır. Bu bağlamda ilk yazıldığı şekil ile elinizde tuttuğunuz bu hâli arasında “kuruluk” bakımından, muhtemelen, çok farklılık olmayacaktır. Ancak en azından tezdeki “biz”li anlatımın yerine “ben”li bir anlatım tercih edilmiştir. Peki, doktora ve tabiî ki yüksek lisans tezleri niçin bu üslupla kaleme alınır? Bizlere denilen şey, “bilimsel üslubun” bunu gerektirdiğidir. Böylece araştırmacıyla konusu arasında bir nesnellik, en azından serinkanlı bir mesafe olduğu da dilde ifadesini bulur. Halbuki konu bu kadar masumane ele alınmak zorunda değildir. “Biz” ifadesi, sadece bilim adamıyla konusu arasına bir mesafe koymaz; aynı zamanda okuyucuyla da arasına bir duvar inşa eder. Çünkü burada “biz” tüm bilimsel geleneğe de işaret etmekte olup araştırmacının farklı bir “epistemik cemaat”e mensup olduğunu vurgular. Böylelikle, biraz da dil oyunu yaparsam, yüzyıllar boyunca gelmiş geçmiş bilim adamlarına sırtını yaslamış araştırmacının “biz” ifadesini duyan okuyucu, yazılan “şey”lerin otoritesine teslim olur. Bu teslimiyet, bilimin modern dünyadan temel beklentisidir. Çalışmam temelde, müstensihlerin edebî eserin yaratım-aktarımındaki rolü üzerinde odaklanmakta olup halk bilimi çalışmalarında Performans Teorisi’nin sözlü anlatımda “anlatıcı-dinleyici etkileşimi”ne çektiği dikkati, sözlü-yazılı üretimde “anlatıcı-derleyici-müstensih” ilişkisine çekmeyi amaçlamaktadır. Tam da bu noktada müstensih denilen ve işleri yazma eserleri kopyalamak olan kişilerin, en bilimsel metinlerde bile birtakım “haşarılık”lar yapabildiklerini bilmek, günümüz okuyucusunu gülümsetecektir. Matbaanın dünyasında bu olanak sınırlıdır. Ancak yazmaların dünyasında bu durum, gerçeğin ta kendisidir. Kurguyu biraz daha geliştireyim: Ya bilim adamları, yukarıda andığım beklentilerinden ve takıntılarından dolayı, müstensih dediğimiz bu insanları olabildiğince yok saymak veya onları “bozucu” olarak nitelemek eğilimindelerse? Yukarda ifade etmeye çalıştığım gibi çalışmamın odak noktasını, yazar/şair/anlatıcı ile bugünkü okuyucu arasına giren müstensihin varlığının etkileri oluşturuyor. Bu durumu birçok eserde takip etmek mümkün; ancak ben, bunu Dede Korkut Kitabı üzerinde yapmayı tercih ettim. Çünkü bu eser iki nüshalıydı, dolayısıyla karşılaştırma yapmak için hem imkan sağlıyordu hem de daha fazla nüsha olmaması işimi bir nebze kolaylaştırıyordu. Ayrıca eserin Türk kültünün en önemli yaratımlarından biri olarak kabul edilmesi de yaptığım işi daha da anlamlı hâle getiyordu. Müstensihlerin metinler üzerinde etkilerinin bulunmadığı sonucuna da varmak bir olasılıktı. Ancak unutmayalım ki bir şey bulamamak da bir neticedir ki ben, bu çalışmanın müstensihlerin yazmalar üzerinde etkilerinin olduğuna dair bizi düşünmeye sevk edecek çok sayıda veri içerdiğini düşünüyorum. Yazmalar hâlinde bize ulaşmış eserlerdeki ideolojik yapılanmayı tahlil edebilmek için, öncelikle, farklı nüshalar hâlinde gelen eserin bu açıdan karşılaştırılmasının yapılması gerekmektedir. Çünkü eserde geçen, dolayısıyla yazar/şair/anlatıcıya ait olduğu düşünülen düşünce/duygunun, ona mı müstensihe mi ait olduğu tespit edilmelidir. Yapmaya çabaladığım, bu çoklu katmanlara dikkat çekerken, aynı zamanda eserden ayrı olarak müstensihlerin de bir ideolojilerinin olup olmadığını irdelemektir. Böylece eserin kadim devirden gelen kendi ideolojisi, her yeniden yaratma sırasında eklenebilme ihtimali olan anlatıcının ideolojisi ve yazılı biçimde çoğaltılırken müstensihin ideolojisi olarak belirleyebileceğimiz katmanları düşünmek mümkündür. Açıkçası bu katmanlar çok defa birbiri içinde erimiş halde bulunur. Yukarıda yazdıklarımdan, tüm nüsha farklarının müstensihlerin tercihi olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Hata, unutkanlık, göz yanılması gibi sebeplerle de yazma nüshalar arasında pek çok farkın ortaya çıktığı unutulmamalıdır. Zaten bu kitapta yapmaya çalıştığım, bu tarz hatalarla müstensihlerin tercihlerini ayırmaktır. Kitabın ideolojiyi incelediğim bölümü için de bir-iki açıklama yapmak istiyorum. Öncelikle ideoloji teriminin anlamının sorunlu olduğunun farkındayım. Zaten ilgili kısmın girişinde bu noktayı vurgulayıp terime yüklediğim anlamı, orada açıkça belirttim. Özellikle Türkiye’deki halk bilimi araştırmalarında terimin daha çok kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü halk bilimi ürünlerinin tamamı ideolojik amaçlarla kurgulanmıştır. Türkiye’nin dünü-bugünü ve geleceğiyle ilgili tartışmalarda aktif bir rol almak için bu konuda biz halk bilimcilerin kendini geliştirmesi şarttır. Her kitap gibi bu kitap da yazarının bakış açısını yansıtmaktadır ve tartışılan konulardaki son kararı vermek elbette ki okuyucunundur.