Önce, daha doğru fakat bir hayli uzun olan Sınaî Toplumların Sosyolojisi adıyla ve politik rejimler teorisinin birtaslağı diye Üniversite Dokümantasyon Merkezinde yayımlanan bu eser, bir dizinin üçüncü kitabıdır; diğer iki kitap:Sınaî Toplum Üzerine On Sekiz Ders ve Sınıf Mücadelesi’dir(Ü.D.M. de Sınaî Toplumun Gelişmesi ve Sosyal Tabakalaşmaadlarıyla çıkmışlardır). Gerçi bu kitapların her biri bir bütün teşkil eder ve ötekilerine bağlı olmadan okunabilirsede, araştırmanın gerçek anlamını sıyırıp çıkarmaya ancakdizinin tamamı imkân verir.Söz konusu on dokuz ders, Sorbon’da 1957-1958 öğretim yılında verildi. Şu halde, ilk önce yapacağım şey, Sınaî Toplum Üzerine On Sekiz Ders’in önsözünde yer alan“okuyuculara hatırlatma”yı burada anmak olacaktır.“Bir araştırma süresi, öğrencilere çalışma materyali olandersler, bir metot telkin eder, taslak halinde bazı inanışlar ilerisürer; olaylar ve fikirler ortaya koyar. Ayrıca, öğretim ve irticalen konuşma havasını taşır, zaten başka türlü de olamaz. Derslerönceden yazılı olarak hazırlanmamıştır: Yani üslûp, kaçınılmazkusurlarıyla konuşma üslûbudur; hemen yapılan düzeltmeler bukusurları hafifletmişse de, büsbütün ortadan kaldırmamıştır.”Okuyucu bazı dersleri, özellikle konusu Fransız rejiminin bozulması olan II., hele 13 Mayıs olaylarından sonra ve Mayısın ikinci yarısında, General de Gaulle’ün iktidara gelişinden önce, sonuncu olarak verilen 19. dersi doğru yorumlamak isterse, konuşmaların yapıldıkları günlerin1957-1958 şartlarını unutmamalıdır. Bundan, Fransız rejimine, başka bir deyişle, IV. Cumhuriyet rejimine ilişkindüşüncelerin, artık aktüel bir yararı olmadığı sonucu açıkça ortaya çıkar. Bu düşünceler, Weimar1 rejimine ilişkinolanlar gibi, bir geriye bakış karakteri gösterirler. Amaböyledir diye, bütün anlamlarını kaybetmiş sayılmazlar.Tersine, politika ve aktüalite planında kaybettiklerini, belki tarihî önem olarak kazanmışlardır. IV. Cumhuriyetten2V. Cumhuriyete geçiş, bundan böyle, bozulmuş bir demokrasinin sonunu gösteren, Weimar cumhuriyetinin III.Reich’a geçişi kadar kendi türünde klasik bir örnek olacaktır. Ancak, Weimar ne kadar ürkütücü olduysa, bu, bir bakıma, o kadar güven verici olmuştur.Her ikisinde de, kanuna uygun veya yarı uygun bir hükümet darbesi yapıldı. Nasıl Hitler başbakanlığa BaşkanHindenburg tarafından çağırıldı ise, Rene Coty tarafındanaday gösterilen General de Gaulle de Fransız Millî Meclisitarafından usulüne uygun olarak başkanlığa getirilmiştir.Ne var ki, de Gaulle için yapılan oylama ancak görünüştehür bir oylama oldu. Gönül kaptırmanın altında daha önceki başkaldırma yatıyordu. Tarihçiler General deGaulle’ün Cezayir olaylarına bizzat katılma payı üzerindehâlâ tartışırlar. Cezayir Fransızlarının ve ordunun başkaldırmalarını arzu etmede veya tertiplemede, General deGaulle yalnız değildi, ama 15 Mayısta basına verilen beyanattan itibaren, Cezayir yarı-isyancılarının kesin bir kararavaramadıkları sırada, O, IV. Cumhuriyetin politikacıları gözüne bir kurtarıcı değilse de, bir hakem olarak göründü,yani Cezayir’dekilere göre görünüşte, oyunu uzaktan yadoğrudan doğruya ya da aracılarla yöneten O oldu. Bu politikacılar Colombey münzevisinin3iktidarı yeniden almasıyla onu kaybettiklerini bilmiyor değillerdi. Ama Dirilinediye adlandırılan hareketin sonuna kadar götürülmesi halinde, kaybedecekleri yalnız iktidar olmayacaktı. Gerçekten de, Fransa bir kere daha, 19. derste yer alan deyimle“kanuna uygun hükümet darbeleri sanatında” uzman olduğunu ortaya koymuştur. Millî Meclisin 1958 Hazirandaki oyu, 1940 Temmuzunda Vichy’deki oyu ile bu bakımdan kıyaslanabilecek bir zorlayıcı şarta boyun eğiyordu.Tıpkı on sekiz yıl önce Vichy Gazinosu üzerinde olduğu gibi, Bourbon Sarayının “penceresiz evi” üzerinde de askerlerin gölgesi dolaşıyordu. Temsilciler meclisine dayananCumhuriyet, XX. yüzyılda adları tarihe geçecek kurbanlarvermedi; oysa Louis Napolyon’un açık hükümet darbesinde kurban gitmiş olan Baudin’in adı tarihe geçmiştir.1958 Mayıs - Haziran ayında, bir cumhuriyetten ötekine geçiş hakkında verilen hüküm ve General de Gaulle’eatfedilen rol ne olursa olsun, 1957-1958 de, IV. Cumhuriyetin işe karışanları ile gözlemcilerinde bir rejim krizi duygusu bulunduğu -bu dersin de işaret ettiği gibi- itiraz edilemez bir husustur. Bu kriz -Fransızlar döneminde- Cezayir’in kaderi diye kabul edilen o güç mesele ortaya çıktığızaman, müesseselerin zayıflamış ve itibarlarını kaybetmişolmalarından ileri geliyordu. Bugünün tarihçisinin gözüne, geçen zamanın elverdiği objektif görüşle, IV. Cumhuriyetin bilançosu sekiz yıl önce sanıldığı kadar feci görünmüyor. Enflasyona rağmen, ekonominin modernleştirilmesi iyi bir yolda idi. Dünya konjonktürüne ayak uydurma, Almanya Federal Cumhuriyetiyle uzlaşma, kömürçelik tröstü gerçekleşmiş, Roma anlaşması imzalanmıştı.“Yüzyıla tamamıyla uyması için” IV. Cumhuriyetin önünde aşacağı ancak iki engel kalıyordu: bunlardan biri, sonuçları Fransızların parlamento usullerine karşı duydukları ezelî nefretin belirttiği kadar olmasa da, bakanlıklardacereyan eden ve “hukuk devleti”ni yabancıların gözündegülünç hale sokan o oyunlara son vermek; öteki de, Cezayir çatışmasına bir çözüm yolu bulmak, zamanın zihniyetinin, iki büyüğün sömürgeciliğe karşı oluşlarının ve Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı sonundaki güçsüzlüğünün birlikte empoze ettikleri sömürge durumuna son vermeye razı olmak.Bunlar belki üstesinden gelinemeyecek iki engeldi. Sorumluluğu ve şerefi kendisine ait olmadığı sürece, Generalde Gaulle sömürge durumuna son vermeyi hiçbir zamantaahhüt edemezdi. O, millete yol gösterme kaygısındaolan eski bir devlet adamı değil, kendine lâyık gördüğütek mevkie, yani yüce mürşittik, “meşruluğun canlı timsali” mevkiine bir an önce çıkmak isteyen bir politikacıydı.Bununla beraber, Temsilciler Meclisi de kendini kolay kolay ıslâh edemeyecekti. Oysa bu Cumhuriyetin tutumunun bağlı bulunabileceği birçok tarihî ve sosyal şartlarvardı. 1789’dan beri, Fransa’nın itiraza uğramamış bir rejimi, sayısı az ve teşkilâtlanmış partileri, yazılı olmayan,ama uyulan parlamentarizm ahlâkı, parlamenter bir rejimde dayanıklı hükümeti hiç olmamıştır. İki yüz yıldanberi, kendi kendini ıslâh etmiş bir Fransız rejimine de rastlanmamıştır.IV. Cumhuriyetin iki engelin üstesinden gelmede sahipolabileceği birkaç şansı da, son Meclisin terkibi veGaulistlerin tutumu yüzünden ortadan kalkıyordu. General de Gaulle’ün kendisi esrar dolu bir sessizlik sürdürüyor ve Colombey’e onu ziyarete gidenler, oradan generalin kendileriyle aynı fikirde olduğu hissiyle dönüyorlardı. Ancak, liberaller buna aşırılardan daha inanmış haldeydiler. Aşırılar ise, Fransa milis kuvvetleri eski şefini savaş boyunca sahip olduğu prensibe, yani Fransız bayrağının dalgalandığı yerlerin her karışını korumak prensibinedöndürmek için, iktidara gelişine bel bağlıyorlardı. O günler gelinceye kadar, de Gaulle taraftarı aşırılar bayramediyorlar, politikayı vesayet altına sokmakla suçlandırdıkları Fransızları kamuoyuna fitliyerek kamuoyunun öfkesini arttırıyorlardı; oysa birkaç yıl sonra bizzat kendileri bununla övüneceklerdi.Böylece, sekiz yıl önce “meşru kurtarıcı” dediğim kimse (bozulmasını elinden geldiği kadar körüklediği) “bozukCumhuriyetin” mirasçısı oldu. 19. derste söylediğim gibibir yandan (kelimeye Romalıların verdikleri anlamda) diktatörlük, bir yandan da kanun koyucusu görevlerini üzerine aldı. Cezayir işini sonuçlandırma şekli, bu derslerde ileri sürülen tezi doğrulamaktadır: Fransızlar “imparatorluğun batmasını” veya büyük devletlerin karşı konulmaz birbiçimde empoze ettikleri “sömürge durumuna son vermeyi” yanlış olarak rejimlerine bağlıyorlardı. Aslında, IV.Cumhuriyetin Cezayir’i muhafaza etmede değil, onu gözden çıkarmada aczi olduğunu söylemek daha doğru olurdu. Fransa’nın “vazgeçme yiğitliğine” erişmesi için, güçlübir hükümete ihtiyacı bulunuyordu. General de Gaulle’ünhayali ve korkunç uyduları IV. Cumhuriyetin bütün yöneticilerine, çoğunun gerekli ve yerinde buldukları şeyleriyapmalarına engel oluyorlardı. Yalnız Georges Bidault gibi birkaç trajik şahsiyet, kendi inançlarına veya belki “birşeyi asla gözden çıkarmayan” General de Gaulle hayalinesonuna, yani sürgüne veya hapse kadar sadık kaldılar. DeGaulle’e körü körüne uyanların tersine, fikirlerine bağlılığıbir kişiye bağlılığın üstünde tutmuş olanlara sempatiduymamak elimden gelmez.Diktatörün eseri bu derslerde incelenen hususları doğrular ise de, kanun koyucusunun eseri de öyle mi acaba?II. dersteki düşünceler, IV. Cumhuriyetin politik konjonktürünü temel faraziye olarak alıyordu. Bir ihtilâl ihtimali ise, kansız ve yarı-kanunî de olsa, ele alınmamıştı. V.Cumhuriyetin rejimi politika bilimcilerinin klasik olarakayırdıkları tiplerin hiçbirinden değildir, ne (en iyi İngiltere’de uygulandığı kabul edilen) parlamenter hükümet, nede (Amerika’daki uygulaması hep anılan) bir başkanla yönetilen hükümet cinsindendir. Bu rejim bir çeşit parlamenter imparatorluğa dönüşür, öyle ki onun imparatoru halktarafından yedi yıl için seçilir ve yürütme organı başkanyetkilerine sahiptir. Ayrıca, bu rejimde referandumplebisitlere son derece rahatlıkla başvurulur.1958’den beri işlediği şekliyle rejim, özden Gaulisttirdemek istiyorum ki ona gerçek anlamını veren, Anayasanın metninden çok devlet başkanının şahsıdır. Generalde Gaulle Elysee sarayında kaldığı sürece, Cumhurbaşkanıile Başbakan arasında yetki paylaşması hakkında kimseninşüphesi olmaz. 1962’de U.N.R.4 milletvekilleri ve U.N.R.’lekoalisyon için sağlanan bağımsızlardan meydana gelenparlamenter çoğunluğun seçilmesi de, de Gaulle sayesindeolmuştur. Başka şartlarda, yürütme organının iki başı arasında bir rekabet, parlamenter çoğunlukla Cumhurbaşkanıarasında bir muhalefet olabilir. Şu halde, 1958 Anayasasının-ki bizzat yaratıcısı ona saygısızlık göstermektedir- Fransa’nın politik ve anayasa rahatsızlıklarına son verme amacıyla çıkarıldığını söylemek, ihtiyatsızca bir söz olurdu.III. ve IV. Cumhuriyetlerdeki oyunlara, zevklere vehazlara dönüş, bana söz konusu olamaz görünüyor. General de Gaulle’ün ortadan silinmesinden sonra uğrayacağı değişiklikler ne olursa olsun, V. Cumhuriyet anayasası yürütme organına öyle hareket imkânları vermektedirki bir temsilciler meclisinin yeniden doğması uzun bir zaman için düşünülemez gibi görünüyor. Bugün moda olanfikirlere göre Parlamentonun etkisini kaybetmesi, hükümetin ve idarenin birlikte güçlendirilmesi, sınaî toplumunihtiyaçlarına cevap vermektedir. Hegel gibi söylersek, Aklın kurnazlığı, Fransız Cezayir’ini savunanların coşkunluğunu ihtilâli yaratmada kullanmış olacak; “tarihî kahraman” da, ihtilâli Fransa’ya modern medeniyetin ihtiyaçlarını karşılayan müesseseler kazandırmak için kullanmıştır.Bu yorum, daha çok tarihin ilham ettiği, devrî diyeceğim diğer bir yorumu bir yana attırmaz. MilletvekilleriCumhuriyetinin yerini -ki o sürerken çoğu zaman yurttaşların şöyle böyle tanıdıkları yürütme organı başkanı,partiler ve sivrilmiş birkaç şahsın ihtirasları arasındaki karanlık yarışmadan çıkar- bir kere daha bir konsül cumhuriyeti aldı. Artık ışıklar, bütün bir ulusun kaderini kendikaderi içine alan, meşru krallardan hiçbirinin olmadığıkadar güçlü, ama meşruluğunu halktan alan, iradesini seçimlerden çok referandumlarda belirten bir tek adamınüzerine yöneltilmiş bulunuyor. Tarihî bir bakışla, V. Cumhuriyet elbette ki üçüncü imparatorluktur, başlangıçta liberal, parlamenter, ama aradan sekiz yıl geçince daha azparlamenter (belki 1965’te, 1959’a göre daha az parlamenter olan) bir üçüncü İmparatorluk.Bu iki yorum -sadeleştirmek için birine sosyolojik, ötekine tarihî diyelim- Fransa’nın politik konjonktürünün ikiyönünü belirtirler. Şimdiki rejimin, bir adamın kişiliğinebağlı olarak, daha önceki tecrübeleri görülmedik bir biçimde tekrarladığı söylenebileceği gibi, yeni bir safha açtığı da söylenebilir. Bugünkü yapı, yürütme organının ikibaşı arasında, parlamenter çoğunlukla Başbakan veyaCumhurbaşkanı arasındaki ilişkilere göre, değişik uygulamalara imkân veriyor. Bugünkü tutumun General deGaulle’ün çekilmesinden sonra değişmesi kaçınılmaz birhusustur; hatta Anayasa metninin bir başkanla yönetilenbir hükümet veya parlamenter bir hükümet yönünde veher iki halde de Cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlamaamacıyla değiştirilmesi beklenebilir.Gelecek üzerindeki kararsızlıkları inkâr etmem, ama telâşa da kapılmam. Gözlemcilerde bir eğilim vardır: Politikrejimleri, onların yapmakla yükümlü oldukları işleri birkenara bırakmak suretiyle yargılarlar. IV. Cumhuriyete,hatta üçüncüsüne, ağır görevler düşmüştür. 1945’ten sonra, Fransa tahribe uğrayan yerlerini yeniden yapma, o güne kadar görülmemiş diplomatik bir konjonktüre girme,birleşik bir Avrupa’ya razı olma, ekonomisini modernleştirme ve imparatorluktan vazgeçme değilse bile, onu kökünden değiştirme gibi birlikte yerine getirilmesi gerekliişlerle karşı karşıya kalmıştı. 1946-1958 arasındaki süreklide Gaulle ve partiler çatışması, etkisini IV. Cumhuriyetüzerinde gösterdi ve bir felç etkeni oldu, çünkü deGaullecüler Avrupa’yı birleştirmeyi ve sömürge durumuna son vermeyi durmadan tenkit ediyorlardı; bunlarsa bugün V. Cumhuriyetin Fransızlarca bilinen en iyi tarafıdır.Gaulist Cumhuriyet ortadan silindiği zaman, bırakacağı miras IV. Cumhuriyetin mirası kadar ağır olmayacak.Fransa’nın 1945’ten sonra çözmek zorunda kaldığı sorunların çoğu, bugün çözülmüş bulunuyor. Beklenmedikolaylar hariç, böylesine güç sorunların yeniden doğacağınıgösteren ortada hiçbir şey yok. İşin en güç yanı, belki,Cumhurbaşkanının tutumunun kimi küçük beylere aşıladığı otoriterizm ve keyfî davranış alışkanlıkları ve parlakişleri, tiyatroya yaraşır başarıları sürekli yapılara terciheden, taktiği stratejiden, işleyişi hedeften artık ayırt edemeyen veya her an yenilenen bir işleyişte nihayet kök salmaktan başka amacı yok görünen bir dış politika gibi,Gaulizmin bazı unsurlarını elemek olacaktır.Bu derslerin ilk kısmında, IV. Cumhuriyet bana anayasaya bağlı-çoğulcu bir rejimin bozukluğuna bir misâl olmaya yaramıştı, İkinci kısımda, tekelci parti rejimi içinSovyet rejimini örnek almıştım. Şu halde, Sovyet rejiminin1953-1965 arasındaki değişmesi üzerine de birkaç söz söylemem gerekir.Elbette, değişiklikler Fransa’da olduğundan bir başkasınırlıdır, öz bakımından, Sovyet rejimi, bu dersleri verdiğim, Stalin’i ve kişiye tapmayı kınadığım dönemde nasılsa, öyle olmayı sürdürüyor. Tekâmül o zamanlar banaen muhtemel görünen ve genel olarak serbestleşme denilen yönde oldu. Hatta 16., 17. ve 18. derslerde inceleyeceğim tekelci parti rejimindeki çelişkilerin şimdiden günışığına çıkmış olduğuna inanasım geliyor.Nüve çelişki şu formülde özetlenebilir: Aydın sınıfa sorunların çoğunu akla uygun olarak tartışma hakkı verildiği gün, ona, partinin tekelci niteliğini, başka bir deyişle, proletaryanın ve partinin hüviyetini, yani rejiminmeşruluğunu tartışma hakkı nasıl reddedilir? Bu çelişkitamamıyla teorik, dolayısıyla iktidar için az korkulu görünebilir. Gerçekte ise, hiç öyle değildir. Meşruluk formülünün tartışma konusu olması, rejimin kendisinin tartışma konusu olmasına yol açıyor. Aynı zamanda yıldırma(terör), tamamıyla ortadan kalkmasa da, en aza indirildiğiiçin, (Montesquieu’nün anlamında) iki ilke aynı zamandagörülmez oluyor. Sosyalist anayasaya karşı saygılı olunuyorsa, başka bir deyişle, kanunların amansızlığından çekinecek durumda olanlar sadece suçlularsa, korku neye?Başta gelen meseleler ekonomik verimlilik meseleleriolunca, verimlilik de açıkça ekonomik hesabı, faiz oranını,ticarî eşyanın nadir oluşunu göz önünde tutan fiyatları, kısaca, kapitalizmin veya daha kesin olarak piyasanın kavram ve mekanizmalarının çoğunu şart koşunca, millî heyecan nereden doğabilir?Bundan “Sovyet rejiminin şimdiden sonu gelmiştir” sonucunu asla çıkarıyor değilim, meğerki politik rejimlerinhepsinin doğdukları gün ölüme mahkûm oldukları söz konusu olsun. Sovyet vatandaşları ülkeleriyle, onun eriştiğigüçle övünüyorlar ve rejimi yurtlarıyla az çok sıkıca bağdaştırıyorlar, alışkanlık, millî heyecanın veya korkunun yerini alıyor. Yaşama şartları iyileşiyor. Günlük hayata dönüş (Max Weber’in deyimine göre die Veralltâglichung) hemidealistlerin tali kuruntularım hem de kara düşüncelilerinkâbuslarını yok ediyor.Bununla beraber, Sovyetler Birliğinde bugün görüldüğü şekilde tekelci parti rejiminin, liberal olmasını istediği şeylere karşı çok sert, sert bir tutumda sürdürmeyi istediği şeylere karşı da çok liberal olduğu bir gerçektir. Dışarıda, daha yoksul, daha haşin sözlü ve daha zorba olankomünist Çin lehine, ihtilâlci fikrin tekelini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. İçerde ise, artık, iktidarı ele geçirme hareketine, iç savaşa katılmamış, bir önceki rejimekarşı ayaklanmanın değil, rejimin kendisinin yetiştirdiğiüçüncü kuşağın adamları tarafından yöneltilmektedir. Buadamlar, Stalinvâri planlama metotlarının karmaşık birekonominin ihtiyaçlarına uymadığını artık bilmiyor olamazlar. Tarımın, 1953-1959 dönemindeki gelişmesini izleyen son beş yılda, sanki hiç ilerlememiş olduğunu görüyorlar. Bir yandan ekonomiye rasyonel bir biçim vermeyi,tüketicileri hoşnut etmeyi, öte yandan Sovyetler Birliğineihtilâlci fikrin itibarını yeniden kazandırmayı bir arada başarabilirler mi? Dünyanın en insanî rejimi diye savundukları kuyruklu yalan, o büyük temizleme günlerinde yayıldı.Tarihin acayip bir mantığı vardır. Büyülemek için, Sovyetrejiminin de Stalin hezeyanına ve yıldırmaya ihtiyacı vardı.Sovyet plancıları piyasanın isteklerini ne kadar uysalca kabul ediyorlarsa, (ne denirse densin düşmekte olan) kalkınma hızıyla Batılıları o kadar az etkileyebiliyorlar. Sovyetyöneticileri aydın sınıfa ne kadar çok hürriyet, sade yurttaşagüven veriyorlarsa, dışarıda, aslı olmayan başarılarla ooranda az övünebiliyorlar. İçerideki normalizasyon5,fikirlerüzerinde dışarıdaki propagandadan daha etkili oluyor.İçeride ve dışarıda, gerçek, masalın en iyi yanlarına bürünüyor. İleriyi kuranlar, ne iseler yalnızca o kalmayı kabuledecekler mi? Hiyerarşiye ve idareye dayalı bir toplumunyöneticileri, artık yalnızca Batı ile olan arayı kapamayadeğil, ama onu taklit etmeye gönüllü kişiler olmaya razıolacaklar mı?