Doğrunun elinden alınan, bir şekilde yalana terk edilir. Tarihî gerçekliğin ortaya konulması yerine hedef projeler bağlamında çıkarlara yönelik tarih mühendisliğine hizmet edildiğinde, sadece geçmiş değil, bizzat içinde bulunulan zamanın da gerçeği bozulur, ruhu kirlenir. Üstelik hem bu mühendisliğin içinde yaşayan hem de sonraki tarihçiler bir şekilde bu siyasi ve dinî projenin birer parçası hâline gelir ve her biri bir tarafa savrulur. Müslümanların tarihinde bu savrulmaların en çok yaşandığı dönemlerin başında Emeviler; konuların başında ise dönemin din-siyaset ilişkileri gelir. Emeviler, Hz. Peygamber’den (s.) otuz yıl sonra Suriye’nin merkezi Dımaşk’ta kurulan, İslam tarihinin ilk hanedan devletidir. Varlığını yaklaşık doksan yıl sürdüren bu millî hanedan devletinin dünya tarihindeki yeri, kendisine verilen rolü yerine getirdikten sonra perdesi kapanmış herhangi bir hanedan devleti gibi değildir. Bu devlet, İslam tarihi içindeki yeri itibarıyla Müslümanların geçmişlerinde yaşanmış bir asırlık herhangi bir dilimden ibaret olmayıp, bunun çok daha ötesinde, kendilerinden sonraki bütün Müslüman devletler ve halklarını kalıcı olarak etkilemiş dinî ve siyasi rehberliğe sahip bir devlettir. Emeviler döneminde kamusal alan, asr-ı saadet döneminden farklı şekilde yeniden yapılandırılıp din-siyaset ilişkilerinde egemenlik kartları yeniden dağıtılmış, Müslümanların siyasi akılları, Emevi mühendisliğiyle yeniden şekillendirilmiştir. Muaviye b. Ebî Süfyân’ın yönetim şekliyle, Hz. Muhammed (s.) ve raşid halifeler dönemi din-devlet ilişkileri değişmiştir. Zira devlet, dine hizmet alanı olmaktan çıkıp kendisine bir siyasal alan oluşturmuş, devamlılığını sağlamak için de kabile değerleri ve daha rahat bir hayat tarzını dine hizmetin önüne çekmiştir. Muaviye, oğlu Yezîd’i veliaht tayin edip, çeşitli vaat ve tehditlerle ona biat almak suretiyle hilafet sistemini saltanata dönüştürmüş ve böylece devleti, Emevi hanedanının mülkü hâline getirmiştir. Saltanat sistemiyle siyasal alan genişlemiş, temsilcileri güçlenmiş, buna bağlı olarak da din, siyasetin hizmetine sokulmuş, saltanatın meşruiyet ölçüsü hâline getirilmiştir. Sonuç olarak Hz. Peygamber’in halifesi/vekili sıfatıyla görev yapan, hayat anlayışları ve tarzlarını dinî gayeler ve sınırlılıklar içinde gören, devleti şahsi ve kabilevi çıkarların üstünde tutan ilk halifelerin yönetim anlayışları ve tarzlarının yerini, siyasi hesaplar yapan, egemenlik alanı itibarıyla dini ikinci planda tutup ihtiyaç hâlinde siyasi hesaplarına göre yorumlayan/tanımlayan bir anlayış ve uygulama almıştır. Bu durum, -Ömer b. Abdülaziz ve II. Muaviye dönemleri hariç- bütün Emeviler döneminde din-devlet ilişkilerinin ana belirleyicisi olarak devam ettirilmiştir. Emevi yönetim sistemi, kuvvete dayalı, hilafet-saltanat karışımı melez bir monarşi; Emevi halifesi ise resmî olmasa bile fiilen hükümdardır. Emevi halifeleri, bir taraftan namazlarda halka imamlık yapmaya devam etmiş, diğer taraftan da Fars kisraları veya Doğu Roma kayserleri/kralları gibi davranmışlardır. Onların bu tutum ve davranışları, başta pek çok âlim olmak üzere ümmeti rahatsız etmekteydi. Bu rahatsızlık, çok değerli ve anlamlı bir muhalefetin oluşumuna yol açmıştır. Bunların sembol ismi Ebû Hanîfe, Emevi hilafetini/saltanatını meşru bir yönetim olarak görmüyor, bunların bir şekilde ve bir an evvel yönetimden uzaklaşmaları gerektiğine inandığını saklamıyordu. Daha açık bir ifadeyle Ebû Hanîfe’ye göre Emevi hilafeti, gayrimeşru idi. Hilafet, Ehl-i Beyt’in hakkıydı ve bu hakkın onlara verilmesi gerekiyordu. Bu olumsuz iklime, bu ağır tabloya kardelenler gibi huzur veren âlimlerin çabaları sınırlı kaldı. Pek çok muhalif âlim, devlet gücüne, zulme ve tehditlere boyun eğmeyip canları pahasına da olsa inandıkları doğrudan ayrılmadılar. Kimi hapishanelerde kimi darağaçlarında asılı kaldı. Aslında bu dönemin veya Emevilerin din-siyaset ilişkilerinin önemi de tam bu noktadadır. Bugün bile içtihatlarına uyduğumuz bu büyük âlimlerin, dinî, siyasi, sosyal ve iktisadi içtihatlarında içerisinde bulundukları şartlar ne kadar etkili oldu? Bu sorunun doğru cevabı, günümüz Müslümanlarına çok önemli katkılar sunacaktır.Emeviler dönemi, İslami ilim dallarının kendi kimlikleriyle boy gösterdiği, ashabın izini takip eden, zulme direnen, zalime boyun eğmeyen, her zaman tevazu ve takvayı konfora tercih eden âlimlerin yetiştiği, kısa bir süreliğine de olsa iç savaşların sona erdiği, dağınıklıkların giderilip birliğin sağlandığı, dinî, siyasi, sosyal ve ekonomik hayatın Emevi formatıyla güncellendiği, yeni fetihlerin birbirini takip ettiği ve yeni bir medeniyetin parlamaya başladığı bir dönemdir. Bunları gölgeleyen suikast, isyan, cinayet gibi pek çok kötülük ve zulüm, meşruiyet sorgulamaları, saray çekişmeleri olsa da bunlar, pek ikna edici olmamakla birlikte bir şekilde dönem yöneticilerini kurtaran yorumlarla ele alınıp izah edilmişlerdir. Bu çalışmamızda, Emeviler dönemi din-siyaset ilişkilerini, bu farklı değerlendirmelerden birine savrulmadan ve hakikatin yanında durmaya gayret ederek ele almaya çalıştık. Elbette eksiklerimiz, kusurlarımız vardır. İkinci baskısında değerlendirmek üzere okuyucularımızdan gelecek samimi katkılara duacı olacağız. Okuyucularımızın, bu eleştirilerini inşaallah sonraki baskılarda göz önünde bulunduracağımızı bilmelerini istiyor ve şimdiden teşekkür ediyoruz. Maksadımızı aşan ifadelerimiz, bilerek asla yapmayacağımız haddimizi aşan cüretkârlığımız olmuşsa, Rabbimizden bağışlanma, okuyucularımızdan da özür diliyoruz. Bu çalışmamız esnasında değerli katkılarından müstefit olduğumuz dostlarımıza, son okumasını titizlikle yapan Rufi Tiryaki’ye ve kitabımızın yayımlanmasını sağlayan Fecr Yayınları editörü Hüseyin Nazlıaydın’a şükranlarımı arz ediyorum.