İnsanın hayatın anlamı ve amacı konusunda zihinsel bir faaliyet içerisinde bulunması ve bunun sonucunda bir çözüm bulması zor ve uzun soluklu bir ameliyedir. Bu ameliye, her zaman doğru bir zemine karşılık bulmayabilir. Özellikle sahih ve muhkem bir zemin bulunmadığı zamanlarda ortaya konan düşünce, fikir, ideal, amaç ve gayeler hayatın bütün anlamını olumsuz yönde etkiler. Yaratıcı-yaratılan, insan-dünya, canlı-cansız gibi kategorilerde sahih ve muhkem bir anlamlandırma, insanın kendisini tanıması, öz’ünü kavraması, nasıl bir insan olması gerektiğinin bilincine varması açısından önemlidir. Batı medeniyeti, insanın var oluşuna anlam bulamayan en bariz medeniyetlerden biridir. İnsana ve bu dünyadaki konumuna en olumsuz ve en pesimist şekilde yaklaşan Batı medeniyetinin bu özelliği onun en karakteristik özelliğidir. İnsan’a ‘günahkâr bir varlık’, Dünya’ya ‘aşağılık bir hayat’ gibi sahih ve muhkem olmayan değerlendirmeler, bu kültür içinde yaşayan insanların üzerine adeta bir kâbus gibi çökmüş, son dört yüzyıldan beri Batı insanı kâbustan kurtulmanın yollarını aramaya koyulmuş, ancak doğru ve sahih bir zemin de bulamamıştır. İlerlemeye biraz da bu çerçeveden yani kâbus yaşayan insanların kâbustan uyanması ancak başka bir kâbusa uykuya dalmaları şeklinde bakmak gerekir. Şayet, Batı dışındaki toplumlar ve medeniyetler ‘ilerleme’ konusunda bir mesafe katetmemişler veya geri kalmışlarsa bunun sebebi, İnsan’a ve Dünya’ya dair bir kâbus yaşamadıkları ve yaşatmadıkları içindir. Dünyanın diğer coğrafyalarında ortaya çıkmayan veya çıkmaya uygun bir ortam bulamayan Batı’ya egemen olan düşüncenin, niçin Kıta Avrupa’sında ortaya çıktığının sorgulanması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur. Batı toplumlarının diğer toplumlara kıyasla yaratılıştan gelen bir akıl üstünlüğü olmadığına göre, ilerleme konusunda bu kadar ön planda yer almaları; kolektif bilinçaltında yaşadıkları bunalımların, bin yıllar boyunca yaşadıkları zihinsel esaretin bir sonucudur, denilebilir. Dünyanın diğer mekânlarında insanın bu kadar aşağılandığı ve bu kadar değersiz addedildiği belki de başka bir kültür yoktur. Sorun, insanın kendini bu Dünya’da konumlandırmasıyla ve Dünya ile uyum sağlamasıyla ilgilidir. Son dönem Batılı filozoflara baktığımızda, gelinen son nokta itibariyle, insan için ‘hastalıklı ve nevrotik bir varlık’ nitelemesinden başka bir sıfat bulunamamıştır. Çünkü Batı medeniyeti, insana arkaik zamanlardan modern zamanlara kadar suçlu ve sorunlu bir varlık olarak bakmıştır, bakmaktadır. Diğer medeniyetler hem İnsan’a hem de Dünya’ya karşı Batı medeniyeti kadar bir ‘sorun’, bir ‘problem’ ve ‘olumsuzluk’ zemininden bakmadıkları için; dünya-insan, insan-dünya uyumunu ve dengesini sağlamayı başarmışlar; kendileriyle ve dünya ile barışık, ‘sükûn’ içerisinde, bir çılgınlık yapmadan hayatlarını idame ettirmenin yollarını aramaya çalışmışlardır. Modern dünya, postmodern dünya, yani çağımız bütün olumlu gibi görünen gelişmelerin aksine bir insanlık dramı yaşamaktadır. İnsan, teknik anlamda, geçmişte belki de hiç görülmemiş bir şekilde gelişmiştir; ama insanlık en kötü çağlarından birini yaşamaktadır. Teknik aygıtların insan hayatına getirdiği kolaylıklar ve faydalar göreli olarak muhakkaktır. Ancak, bu aygıtlar salt olarak iyilik ve güzellik getirmemektedir. Bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle insanlığın gerilemesi arasında bir koşutluk vardır. Nerede bilim ve teknoloji ilerlemiş orada insanlık, ahlak gerilemiştir. Bunun bilim ve teknolojiyi doğru kullanmakla bir ilgisi yoktur. Sebebi, bilim ve teknolojinin tabiî, doğal, insanın fıtratına ve tabiat yapısına uygun üretimler olmamasından kaynaklanmaktadır. Yani bilim ve teknoloji üretimlerini ‘doğal süreçler’ olarak adlandırmak mümkün değildir. Bu etkinlikler, her doğal ve tabiî olmayan süreç ve üretimlerde olduğu gibi sonucunda fesada yönelik bir eylemi içerisinde barındırmaktadır. Tarihe ve topluma dinamik bir yorum getirme gücüne sahip olan Müslümanların, insanın ‘şeyleşmesi’ne ve ‘hiçleşmesi’ne sebep olan Batı düşüncesinin aksine, varlığa, İlahî Vizyon temelinde kendi düşünsel ve kültürel özelliklerini yansıtarak anlam vermeleri, onların en önemli görevlerindendir. Yani küreselleşen dünyada hem fert hem de ümmet olarak özne olmanın yollarını kendi dilimizle ve kendi imkânlarımızla aramalıyız.İşte biz burada, özellikle genç arkadaşlarımıza, Batı medeniyetinin özenilecek ve imrenilecek bir perspektife sahip olmadığını, kendi dışındaki medeniyetlere bir çare ve tedavi yöntemi olamayacağını; Batı’nın kültürel dinamiklerini analize tabi tutarak -bilinen hususları ana hatlarıyla- ortaya koymaya, bilim ve teknolojinin arka planına eğilmeye çalıştık. Amacımız var olan sorunların temeline inerek, içinde yaşadığımız çağı doğru teşhis etmek, anlamak ve ona göre yorumlamalarda bulunmaktır. Kısaca, çağa tanık olmaktır. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Batı ve İslâm, referansları açısından karşılaştırmalı olarak ele alınmış; insanın anlam arayışı konusunda Batı dünyasının çıkmaza girdiği noktalar ortaya konmuştur. İkinci bölümde, etik ve ahlak kavramlarının anlam alanları üzerinde durulmuş; modernizm ve teknoloji, ahlakîlik açısından değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde ise, ilerlemenin dinî ve kültürel altyapısı tahlil edilmiş, ilerleme anlayışının Batı’da ortaya çıkmasının nedenleri araştırılmıştır. Makalelerin hazırlanmasında, sıcak ve samimi alakalarıyla fikrî katkı sağlayan Feyzullah Yiğitoğlu’na, Mustafa Türkmen’e ve Mehmet Göktaş’a; yardımlarını esirgemeyen Faruk Yılmaz’a ve Hikmet Altunbaş’a; ayrıca bu çalışmanın yayınlanmasında destek olan Hüseyin Nazlıaydın’a teşekkür etmeyi bir borç bilirim.