24 Ocak 1980’de devletçi politikalardan vaz geçerek serbest piyasa ekonomisine geçtiğini ve küresel sulara artık açık bir liman olduğunu ilan eden Türkiye, liberal kapitalizmin bırakınız yapsınlar! (Laissezfaire) moduna ironik bir biçimde 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sıkı koşulları altında merhaba demiştir. Alınan kararlar doğrultusunda %32,7devalüasyon yapılarak günlük kur uygulaması başlatılmış, dış ticaret serbestleştirilerek, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, döviz piyasası üzerindeki sıkı kontroller kaldırılıp, faiz oranları serbest bırakılarak reel faiz politikasına geçilmiştir. Öte yandan sınır komşumuz Yunanistan1981 yılında AB’ye katılmış ve böylece Avrupa serbest piyasaları, Türkiye’nin batı sınırına kadar ulaşmıştır. 1 Ocak 1996’da Avrupa Birliği ile Türkiye arasında gümrük birliği süreci başlamış, Yunanistan’dan 26 yıl sonra Doğu bloğunun eski üyesi Bulgaristan’ın da 2007’de birliğe katılması ile Türkiye, batı sınırı itibariyle bütünüyle serbest piyasaya komşu olmuştur. Öte yandan 1978 yılında Çin’de ilan edilen reform ve açılım(改革開放:Gǎigé kāifàng) süreci ile kendine has politik ve kültürel özellikleri ile Doğu tipi diyebileceğimiz bir serbest piyasa olgusu, 1990’lı yıllarda bağımsızlıklarını kazanan Türkî Cumhuriyetler üzerinden Türkiye’nin doğusunda da var olacağını göstermiştir. Bu doğrultuda kapitalizmin anahtar kavramlarından birisi olan Serbest pazar ekonomisi anlayışının Batılı olduğu kadar ve hatta daha fazladoğulu bir kavram olduğu üzerine bir takım yorum ve temellendirmeler söz konusu olmuştur. Wei’nin de belirttiği gibi her ne kadar belirli tarihsel detaylar farklı olsa da, esasen Batı ekonomik düşüncesinin tarihi, Çin ekonomik tarihine paralel bir gelişim göstermiştir. Bir bakıma Çin tarihi, serbest piyasa ekonomisinin ve özel mülkiyet sisteminin de tarihidir. Tarihselakış içerisinde kapitalizmin serbest piyasa kavramı üzerinden olan seyrinde, Doğu ve Batı arasındaki en önemli fark ise devletin iç piyasaya olan müdahaleci konumunda açığa çıkmıştır.1 Ancak Doğu tipi bir kapitalizme has olarak düşünülen devletin piyasalara olan müdahalesi, günümüz ekonomisinde küresel rekabet politikalarının belirlenmesi noktasında devletler eliyle yürütülen bir eylem olarak artık hem doğuda hem de batıda söz konusudur. Nitekim kapitalizmin bireysel özgürlükler ve dış müdahaleden bağımsız piyasa koşullarına dayalı Batılı yapısının amiral gemisi olan Amerika’da, 2012 başkanlık seçimlerinden sonra Başkan Obama, küreselrekabeti sürdürebilmek için tercih edilen sektörlere veya şirketlere devlet teşviklerini yönlendirdiği gerekçesiyle doğrudan devlet kapitalizmi uygulamakla suçlanacaktır.2 Bu bağlamda günümüzde küresel ticari rekabetin bütünleyici bir bakışla değerlendirilmesinde Çin ve ABD devletlerinin rekabeti üzerinden bu iki farklı kapitalizm türünün yarışı ve hatta savaşısıklıkla dillendirilmektedir. Amerika ve Çin arasındaki küresel ekonomik rekabetin boyutu büyük ölçüde neredeyse II. Dünya Savaşı sonrası askeri ve diplomatik soğuk savaş koşullarına ekonomik olarak geri dönüşü içerir bir mahiyet arz etmektedir. Bu doğrultuda ABD’nin Çin ile olanekonomik rekabeti, serbest piyasanın doğal reflekslerinden çok, neoliberalpolitikaların bir gereği olarak çok daha radikal ve devlete dayalı cevaplar ile sürdürülmek istenmektedir. Nitekim 2009 yılında Obama hükümetine otomobil sektörü alanında baş danışmanlık hizmeti veren finansçı Rattner, The New York Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde istenilen radikal tavrı, şu şekilde özetlemektedir: “Rusya 1957’de ilk Sputnikuydusunu başlattığında, cevabımız çabalarımızı iki katına çıkarmak ve ayyarışını kazanmaktı. Çin’i haksız ticaret uygulamaları için cezalandırmanın yararları güçlü olsa da, bu onun olağanüstü ekonomik başarısına yönelik zorlukla hazırlanmış bir tepkiden ibarettir”.3 Dolayısıyla Çin ile olanekonomik rekabet, karşılıklı piyasaların doğal rekabetinden çok, yarışı kazanmak için devletlerin iç ve dış piyasalara müdahale ettiği neoliberal birçatışmaya dönüşmektedir. Türkiye ise gerek bulunduğu coğrafi konumun doğu-batı eksenindeki geçişkenliği ile gerekse de tarihi geçmişinin ona miras bıraktığı çok yönlü kültürel karşılaşmaların sonucunda, kapitalizmin neoliberal görünüşteki bu iki versiyonuyla da doğrudan ilgilidir.Neoliberal politikaların özünü oluşturan özelleştirmeler, vergi indirimleri, işsizliği arttırsa bile enflasyonu denetim altında tutmak için sıkı para politikaları, kamu harcamalarının kısıtlanması yoluyla devletin küçültülmesi, uluslararası piyasaların lehine yerel denetimlerin azaltılması ve buuygulamaları gerçekleştirmek için IMF ve Dünya Bankası gibi küreselkurumların gelişmekte olan ülkelere sağladıkları fonlarla bu politikalarınuygulanmasını dayatmaları gibi hususlar, Çin’in devlet destekli yükselenkapitalizmi ile rekabet edebilmek amacı ile daha da keskinleşme yönünegirmektedir. Çin’de devlet eli ile uygulanan neoliberal politikalar, insanyaşamının tüm yönlerini kapsayan bir yapısalcılıkla ortaya konulmaktave devleti bir tür süper şirket hâline getirmektedir.4 Dolayısıyla bununlarekabet edebilmek için Amerika’da otoriter bir devletçiliğe yönelen neoliberalizm uygulamaları belirginleşmektedir. Doğu ve Batı akslarında birbirini tetikleyen bu devletçi neoliberalizm rekabeti, bu iki eksenin kavuşum kuşağında yer alan Türkiye için de radikal dönüşümleri kaçınılmazolarak beraberinde getirmiştir. Nitekim Kazgan’a göre, esasen Türkiye’nin24 Ocak 1980 kararları, neoliberal politikaların ekonominin merkezineoturtulması kararı olmaktadır. Bu kararlar doğrultusunda serbestleşme vedışarıdan dayatmalı yapısal dönüşümler devlet eliyle yürürlüğe konmuştur. Dolayısıyla, serbest piyasa ekonomisiyle birlikte dışa açılma yönündeki ekonomi politikaları, IMF ve Dünya Bankasının gelişmekte olan ülkeler için zorunlu kıldığı politikalar çerçevesinde uygulanmıştır. 24 Ocakkararları para kurlarında devalüasyonların yaşandığı, serbest ithalat rejimiuygulamalarının devreye sokulduğu, emek gücünün gelirinin baskılandığıbir dizi liberalleşme dönemini vurgulamaktadır.5 Doğu’da yükselen ve Batı’da ise iyice sofistike bir silah hâline getirilerek dönüştürülen devlet destekli iki ana piyasanın savaşan düzleminde bulunan Türkiye, ya bu bölgelerden birinin sınır taşı olmak ya da her ikisinin etkisini kabul ile beraber,rekabetlerini yönetebilecek bir sistem arayışı ile kendi iktisadi bağımsızlıkve çıkarlarını elde edebilmek, seçenekleri ile karşı karşıya kalma durumundadır. Çin’in kuşak yol projesi ile birlikte, Doğu tipi devlet kapitalizminin küresel rekabeti, iktisadi ve politik alanlarda iki asırdır süren Batıtekelinin sıkı yapısında önemli bir gevşemeye sebep olmuş ve Türkiye’ninjeopolitik konumu gereği farklı alternatiflere sahip olma potansiyelini, büyük ölçüde aktive etmiştir. Roux’un ifadeleri ile Pasifik’ten Akdeniz’e uzanan bir coğrafyada 2000yıllık tarihsel bir tecrübeye sahip bulunan Türkler6, Çin’le temsil edilen Doğu tipi bir kapitalizme 1990 sonrasında kurulan bağımsız Türk cumhuriyetleri aracılığı ile ekonomik, kültürel ve politik anlamda bir komşuluğa sahip olmuştur. Stratejik anlamda değerlendirildiğinde yükselen Çinkapitalizmi, Akdeniz’de Türkiye ile zirve yapan Türk devletlerinin arkadünyasını da ifade etmektedir. Öte yandan modern Türkiye’nin Avrupave Batı dünyası ile olan ekonomik, politik ve kültürel sınırdaşlığı, onuiki farklı kapitalist sistemin kesişim noktasına yerleştirmektedir. DoğudaTürkî cumhuriyetler ile uzayan kanat, batıda aynı zamanda birer Osmanlıbakiyesi olan Balkan devletleri ile kıta Avrupa’sına ve Anglo-Sakson dünyaya uzanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye Doğu tipi diyebileceğimiz devletkapitalizmi ile Batı tipi Anglo-Sakson liberal serbest pazar politikalarınınya da Amerika’da hızla yükselen devlet destekli kıtasal neoliberal politikaların kesişim noktasında bulunmaktan öte, bu iki sistemin derinliklerineulaşan iki tarihsel ve kültürel uzama da sahiptir. 1950 sonrası Türkiye, iktisadi yapı olarak daha çok Avrupa ve Anglo-Sakson sistemler ile entegre karma bir ekonomi ve politik modele sahip gözükürken, 1980 sonrasında ise yükselen Çin devlet kapitalizmine karşın Amerika’nın devletçi neo liberalizmi dengesinde, kendisine 16 Nisan 2017’de gerçekleşen BaşkanlıkReferandumu ile uygun bir konum aradığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla1950 sonrası çok partili parlamenter sistem ve ekonomik uzantısı, Doğu-Batı rekabetinde Avrupa’nın pas geçildiği 2017 sonrası başkanlık sistemine evrilmiştir. Modern Türkiye’nin 1923 sonrası yapılandırılmasında 1980’li yıllara değin devletçi modelin baskın bir şekilde uygulanmış olması, Türkiye’niniktisadi anlamda modernleşme çabalarının bireyselci bir liberalizmdençok toplumcu ve devletçi bir moderniteye yönelik olması ile görünenin aksine daha doğulu bir karakterde olduğunu göstermektedir. Ancak bununla beraber, 1923’deki (17 Şubat- 4 Mart) İzmir İktisat Kongresindetemelleri bulunabilecek bir şekilde, liberal politikaların 1980’den itibarenivme kazanmış oluşu, bu Doğulu iktisat modernitesinin Batı tipine entegre edilerek, belirli bir denge potasına sokulmak istendiğini göstermektedir. Bora’ya göre İzmir İktisat Kongresi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Mücadele yıllarında gelişen Bolşeviklerle olan işbirliğinin sona erdiğini göstermiş ve kapitalist sistem dışı maceralara girilmeyeceğini açıkçaortaya koymuştur. Bununla birlikte alınan kararlar, doğrudan liberalizmebir katılımdan çok, yetersiz sermaye birikimini geliştirmek ve altyapı yatırımları için devletçi ekonomik modelin uygulanmasını esas almaktaydı. Milli sermayenin geliştirilip kollanması ve azınlıkların hâkimiyetindeki sermayenin geri plana itilmesi, bu kongrenin temel hedeflerinden birisi olmuştur. Batı tipi bir liberalizmi henüz erken bulan Türkiye yönetimi, bunun alt yapısını hazırlayıcı hamlelere girişmiştir.7 Kongre’de alınan kararlar istatistik verilere dayanmamakla birlikte, İktisat Vekili M. Esat(1892-1943) tarafından devletçi ve liberal bağlamlara sahip karma ekonomik sisteme geçiş şeklinde açıkça ilan edilmiştir. Kongre, Türkiye’ninkurucusu olan askeri kadrolar ile tüccar sınıflar arasında etkili bir sosyaliletişim ortamını sağlaması ile de dikkatleri çekmektedir.8 Ancak Kongre’nin asıl dikkat çeken özelliği, ekonomik realitenin Cumhuriyetin yönetici kadroları tarafından modernleşmenin temel unsuru olarak kabul edilmekte oluşudur. Nitekim Mustafa Kemal, 17 Şubat 1923’de sorunun aslında askeri ne de siyasal olmadığını ifade ederek, ekonomi konularına yeterince eğilmemekten kaynaklandığını belirtmektedir. Ona göre “yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün izlenceleri ekonomi izlencesinden çıkmalıdır. Çünkü her şey bunun içinde bulunmaktadır. Bundan ötürü çocuklarımızı öyle eğitmeliyiz, onlara öyle bilim ve bilgi vermeliyiz ki, ticaret, tarım ve sanayi evreninde ve bütün bunların çalışma alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, çalışkan olsunlar, uygulayıcı bir organ olsunlar. Bunun için de eğitim izlencemiz gerek ilköğretimde, gerek ortaöğretimde verilecek bütün şeyler, bu görüşe göre olmalıdır…”.9 Buna göre Cumhuriyet, ekonomi realitesini yalnızca pratik bir gerçeklik olarak kabul etmekle kalmamış, aynı zamanda onu tüm toplum hayatına yukarıdan aşağıya biyolojist eğitim anlayışı yoluyla yansıtılan devletçilik ideolojisi biçimine de çevirmeyi hedeflemiştir.10 Fransız Devrimi ve pozitivizm etkisindeki bu aydınlanmacı görüş, bireyselci liberalizmi esas almamakla birlikte, her türlü bireysel girişimi milletin çıkarı adına olmak gereği ile tanımlamakta ve devletin görevleri içinde yerleştirmektedir.11 Görüldüğü gibi Türkiye’nin modernleşme çabaları, aynı zamanda adı konulmamış bir kapitalizm hamlesi olarak açığa çıkmaktadır. Öte yandan İttihat ve Terakki döneminin yerli üreticiyi öncelemeye çalışan milli iktisat anlayışının izinde12 modern üretime ve endüstri devrimine geçişe, milli bankacılık anlayışı ile birlikte vurgu yapan İktisat Kongresi, milli ve devletçi olduğu kadar Batı tipi liberal bir kapitalizm arayışlarının da somutlaştırıldığı ekonomik bir dönemecin başlarına da işaret etmektedir.13 Türkiye İzmir İktisat Kongresi’nden başlayarak 1959Avrupa Ekonomik Topluluğu’na müracaat ve 24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlarla ivmelenen ve 1995’de Avrupa Birliği ile yapılan Gümrük Birliği antlaşması ile günümüze değin hızla artan ölçeklerde ve özellikle Marmara bölgesinde yoğunlaşan serbest pazara dayalı liberal ekonominin yükseldiği bir pazar ve üretim alanı konumdadır. Türk modernleşmesi, temel dinamik olarak Avrupa’da yaşanan burjuvazi süreçlerinin benzeri bir değişim sonucunda değil de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden bir miras olarak, yukarıdan aşağıya işleyen bürokratik bir süreç olarak başlamış ve kendisini taşıyacak kentli sınıfı oluşturmaya çalışmıştır.14 Bu anlamda sanayileşme, milli üretimin yanı sıra toplumsal değişimi yöneten bir araç olarak kullanılmıştır.15 Türkiye’nin tarıma dayalı üretim ve sanayi hamleleri doğrultusunda gerçekleştirmiş olduğu kalkınma hamleleri, açılan fabrikaları takip eden köylerden kentlere yönelik bir iç göç dalgasını16beraberinde getirdiği gibi, özellikle 1950 sonrası çok partili yaşama geçişten sonra Marmara bölgesinde yapılanan iktisadi işletmelerin ve ticari hareketliliğin meydana getirdiği cazibe ile yüksek nüfus ve iktisadi üretim yoğunluklu İstanbul merkezli metropol yaşantısını da açığa çıkartmıştır. Böylece Anadolu kentlerinin tarıma dayalı üretimleri ile İstanbul havzasının sanayi temelli pazarları arasında, liberal ve devletçi uygulamalara dayalı bir farklılık açığa çıkmış gözükmektedir. İktisat Kongresi’nin temel hedefleri devlet eliyle bir serbest piyasa oluşturma yönü ile daha çok Batılı sistemlere yerel olarak oluşturulacak bir serbest piyasa vasıtası ile entegrasyonu amaçlasa da, günümüzdeki hâliyle Doğu tipi devlet kapitalizmini yapılandırmaya da olanak sağlayan bir ara form biçimindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin yakın dönem iktisadi tarihi de liberal ve devlet destekli ayrımını birlikte temellendirebilecek tecrübelere sahip gözükmektedir. Jeo-stratejik bu iktisadi denge politikaları Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz yılındaki çöküş döneminde büyük devletler arasındaki denge arayışlarına benzese de aralarında önemli bir fark mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğu, daha çok Batılı güçler arasındaki rekabet ortamını kendi lehine kullanacak bir politikayı doğal bir savunma refleksi olarak geliştirme yoluna gitmişken, günümüz Türkiye’sinin iktisadi ve politik denge arayışı, küresel aksta beliren Doğu-Batı kapitalizmi ayrımına dayalı bir yörüngeye sahip gözükmektedir. İlk denge arayışı dar ve sıkışık bir zeminde en az zararı tercihe yönelik bir değişkenlikte iken, ikincisindegeniş bir düzlemde en çok faydayı getirecek değişken tercihler söz konusudur. Bu anlamda modern Türkiye’nin denge arayışları, bir savunmarefleksinden çok gittikçe küresel ağın bir nabız bölgesi konumuna gelen kendi yerel piyasalarında, küresel hareketliliğin ve rekabet ortamının rasyonel bir şekilde yönetilmesi yoluyla, ulusal çıkarlarını sağlama alıcı ve maksimum kâr tercihi yapıcı bir aracı kurumsallığa dönüşme potansiyeli göstermektedir. Nitekim SETA tarafından 2019 yılında hazırlanan bir raporda mevcut çift kutuplu durumun Batı bloğunun tek yönlü ekonomik politikaları ile bunalmış Türkiye için yeni iş sahaları oluşturarak istihdamı artırıcı etki oluşturucu, ‘know-how’ edinilmesine katkı sağlayıcı oluşu, sahip olunan coğrafi özellikler ve yer altı kaynakları doğrultusunda farklı bölgelerde yapılacak yatırımların bölgesel kalkınmayı destekleyiciliği ile Türkiye’nin enerjiden teknolojiye birçok alanda dışa bağımlılığını azaltmasını sağlayacağına dikkati çekilmiştir. Yapılan analizde Çin-Türkiyeilişkileri çerçevesinde ülkemize yapılacak yatırımların, özellikle Kuşak ve Yol Girişimi’nin kazan-kazan ilkesine hizmet etmiş olacağı vurgulanmış, uzun yıllardır Çin’de biriken yüksek düzeyli döviz ve yatırım kapasitesiyle birlikte ülkenin yabancı yatırımlara verdiği önem düşünüldüğünde Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yatırım ve finansmana Çin’in cevap verebileceği ifade edilmiştir. Bu noktada Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında gerçekleştirilen ulaşım, lojistik, enerji, altyapı ve daha birçok alandaki yatırımların aynı zamanda Türkiye’nin ihtiyaçlarıyla belli ölçüde örtüşmekte olduğu tespitleri yer almıştır.17Böylece Çin piyasalarının yükselmesinin en önemli küresel etkisi, gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelerin Batı tipi bir kapitalizm tekelinde gerçekleştirmeye çalıştıkları ve kendi geleneksel doku farklılıklarından dolayı sorunlar yaşadıkları kalkınma eksenlerine alternatif bir alan açarak ivme kazandırması olarak belirginleşmektedir. Devletçi ve liberal ekonomilerin karması bir sistemle milli bir ekonomi oluşturma yoluna çıkan Türkiye’nin, artık hem doğudan hem de batı yönünden gelen farklı niteliklerdeki serbest pazarların gerektirdiği koşullar ile devletin ve toplumun doğruları arasında kendine özgü olan yolu bulmasına, toplumun üretim ve ticaret motivasyonunu artıracak geleneksel ilke ve kavramlarını güncellemesine ihtiyaç vardır. Gündelik hayatta ve medyada kullanılan ticari ve endüstri kavramlarının neredeyse tamamı, Batı patentli bir paradigmaya sahiptir. Dolayısıyla özellikle Anadolu kırsalında ekonomik faaliyeti ve üretimi motive edecek, ilhamını geleneksel Türk düşüncesinden ve Müslüman göreneklerinden alan hamleler önem kazanmaktadır. Çin’in sıkı modernleşme ve devlet sosyalizmi çabalarının kapitalist üretim ve zenginlik arayışları çerçevesinde esnetilmesi ve yok edilmek istenen geleneksel kültürel kavramların yeni biçimleri ile göreve çağrılması ile Türk modernleşme tecrübesinin süreçleri arasında önemli benzerlikler söz konusudur. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan bu yana Türkiye’de modernleşme çabaları, sancılı süreçler olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde saltanat ve hilafet sistemleri ile entegre edilmeye çalışılan meclis çabaları ya da Müslüman bir devlet olarak Osmanlı yönetim sistemine önderlik edecek Kanunu Esasi (1876) çalışmaları, istenileni vermese de genellikle tüm tarafların ikna edilmeye çalışıldığı tereddütlü adımlar olarak ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet yönetimi ise1924’ten itibaren modernleşme çabalarını, kaygılı adımlar yerine kurumsal olduğu kadar düşünce hayatına da intikal eden radikal bir devrim biçimine dönüştürecektir. Böylece modernleşme sürecinde Cumhuriyet devrimlerinin uygulanış biçimleri, totaliter bir devletçiliğe eşlik eden tek parti sistemi içerisinde uygulanmaya çalışılacaktır. Başlangıç temelleri ideolojik olduğu kadar iktisadi olarak atılan bu kültürel dönüşüme eşlik edemeyen yaygın iktisadi kalkınma ve refah paylaşımı, beraberinde ideolojinin gittikçe soyutlaştırılmasına ve toplumun iktisadi gerçekliğinden uzaklaşılmasına sebebiyet verecektir. Nitekim bu sistem, İkinci Dünya Savaşı ile değişen dünya koşullarının etkisi ile 1946 yılından itibaren halkın onayını almaya yönelecek ve 22 yıllık bu kesintisiz ve hızlı sürecin dönüştürmeyi başardığı kurumlar ve ortaya çıkardığı yeni düşünce ile geleneksel biçimlerden moderniteye kendi doğal yordamı ile çıkmakta ısrar eden kesimler arasındaki bir ayrım olarak politik yaşamı belirleyecektir. Dolayısı ile her ne kadar Türkiye, 1946 sonrası çok partili sisteme geçmiş demokratik bir ülke olsa da hem 1924 sonrasının tek partili devletçi modernleştirme uygulamalarının hem de 1946 sonrası demokratik değişim taleplerinin devam eden etkisi altındadır. Geleneksel toplum yapısı ve inanç dünyasını rasyonalize etme ve üretime yöneltme hedefli bu hızlı modernleşme sürecinin beraberinde getirdiği kültürel ve politik çatışma, geleneksel tabandan yükselen demokratik muhalefetin de kaynağını oluşturmuştur. 1950sonrasında Demokrat Parti’nin cumhuriyetçi olduğu kadar geleneksel değerlerle barışık kalkınma hamlelerine girişi, cumhuriyetçi ve demokrat akslara ait iki farklı Türkiye tezi ortaya çıkarmıştır. Yakın Türkiye’nin tarihinde bu çatışma, tekrarlayan askeri darbeler ile sürekli tazelenmiş ve sonuçta her iki tarafı da mağdur eden bir travmaya dönüşmüştür. Her iki tarafın da benimsediği modern Türkiye’nin ana hedeflerinden biri olan tam bağımsızlık ilkesi, iktisadi, sınai ve askeri kalkınmaya bağlı olduğu gibi, bu kalkınmayı finanse edebilecek uluslararası sistemle entegre olmuşa gelişmiş bir serbest pazara da ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle bu iki farklı tezin antagonist olarak yapılanması yerine, makul ve uygun bir sentezeya da kültürel barışa ulaşması gerekmektedir. Bu bağlamda geleneksel çıraklık, ustalık, kalfalık, esnaflık, ticaret anlayışlarının ve ticari ahlakın yanı sıra aile ve akrabalık ilişkilerinin, sosyal çevre ve dostluk ağlarının, üretim ve ticari faaliyetler doğrultusunda devlet kontrolünde yenilenmesi ve desteklenmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda Türk Modernleşmesinin Batıyı örnekleyerek geliştirmeye çalıştığı sekülerleşme ve birey temelli toplum inşa etme süreçlerinin yer yer hedefe koyduğu hemşerilik, aşiret, tarikat ve cemaat organizasyonlarının yok sayılması ya da yer altına itilmelerinen eden olacak iç mücadeleler yerine, bu geleneksel yapıların endüstrileşme ve üretim alanlarına yöneltilmesi önem kazanmaktadır. Devletin ana işveren olduğu mevcut yapıda bu tür organizasyonların yegâne cazibe merkezi olan devlete yönelmesi ve kendi örgülerini devlet içerisinde oluşturmaya çalışmaları oldukça sorunlu olan bir durumu göz önüne koymaktadır. Manipülatif dış çevreler, geleneksel toplumsal yapı ile modern devlet hamleleri arasında yakın tarihte beliren çatışmayı, yükselen ekonomik bir güç olan Türkiye’yi dizginlemek için kullanabilecekleri uygun bir enstrüman olarak değerlendirmektedirler. Batı toplumlarında benzeri dini örgütlenmeler sadece Protestan akımlar sayılacak olsa sayısız denebilecek bir çokluktadırlar. Ancak bunlar büyük ölçüde ticari, endüstriyel ve serbestpazara dayalı sivil toplumun içinde birbirlerini dengeleyen bir biçimde yapılanmışlar, devlet kurumsallıkları bu değişkenliklerden bağımsız kalarak ve denetleme görevini üstlenerek yönetme kapasitelerini arttırabilmişlerdir. 15 Temmuz 2016’da yaşanan askeri kalkışma, modern dünyada devlet homojenitesinin ve rasyonel kurumsallığının ancak güçlü ve demokrat birsivil toplum, gelişmiş bir serbest pazar ve sıkı bir üretime dayalı çevre örgütlenmesinde gerçekleşebileceğini göstermiştir. Türkiye’de iktisadi anlamda İstanbul ve Anadolu ayrımı dikkat çekmektedir. Anadolu’daki geleneksel Türk aile yapısı ile ahlaki değerler ve toplumsal ideallerle daha yakından ilişkili bir ticaret ve üretim anlayışınınhalen mevcut olması; Türk ailesi ile endüstrileşme ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi Doğu tipi diyebileceğimiz bir bakışla anlamaya imkân sağlamaktadır. Öte yandan çok uluslu sermayenin ve büyük anonim şirketlerin merkez üssü konumunda bulunan ve Marmara bölgesi itibariyle endüstri havzası hâline dönüşmüş bir metropol kent olarak İstanbul, serbest piyasa ekonomisinin kendine özgü yapısının yerel olarak belirlendiği iktisadi bir başkent konumundadır. “Ülkemizdeki kentleşme hareketleri ve modellerinin incelenmesi amacıyla, esas olarak 1923-1950, 1950-1980 ve1985-2000 dönemi olmak üzere 3 dönem belirlenmiştir”.18 Böylece Kayseri, Konya, Adana gibi Anadolu’nun geleneksel şehirlerinde daha tarım toplumuna ait, burjuva tipli ve geleneksel karakterli aile tipi işletmelere,akrabalık ilişkilerine dayalı ticari toplumsal yapılara rastlanırken, İstanbul merkezli yoğun nüfuslu yapıda ise daha liberal, bireysel ve küresel bir ticaret ve üretim ikliminde yönünü bulmaya çalışan bir toplum olgusu ilekarşılaşmaktayız. Dolayısıyla iktisadi anlamda Türkiye, Doğu-Batı rekabetine dayalı bir aksın çift kutuplu kuşağında yer alırken, yerel olarak da çift kutuplu bir iktisadi yapı arz etmektedir. Anadolu, mevcut iktisadi potansiyeli ile devletin en güçlü kurum olarak varlığının hissedildiği Doğu tipi bir kapitalizme elverişli gözükürken, İstanbul merkezli Türkiye’ninbatısı ise tüm bileşenleri ile birlikte serbest piyasaya dayalı yükselen bir piyasanın gücünü hissettirmektedir. Liberal ve muhafazakâr, ya da devletçi ve piyasacı veya daha toplumcu ve daha bireysel diyebileceğimiz bu iki farklı hayat ve düşünce tarzını bünyesinde bulunduran Türkiye’nin, iktisadi farklılıklara dayalı kültürel çatışmaları derinleştirecek ya da dengeli bir gelir dağılımı yoluyla kültürel sentezler üretebilecek bir potansiyeli vardır. Nitekim TÜİK’in 2015-2017 verilerine göre İstanbul, kişi başına GSYH’de 65 bin 41 lira ile ilk sıraya yerleşmiştir. İstanbul’u, 64 bin 659 liraylaKocaeli ve 52 bin lirayla Ankara izlemektedir. İl düzeyinde kişi başına GSYH hesaplamalarında, 14 bin 185 lira ile Şanlıurfa, 14 bin 80 lira ileVan ve 12 bin 729 lira ile Ağrı son üç sırada yer almaktadır. İstanbul, sanayi sektöründe tek başına yüzde 29 ile 2017’de en yüksek paya sahip olmaya devam etmektedir. Söz konusu veriler, Türkiye’nin kültürel ve politik sorunlarını temellendirmede iktisadi bir bakış açısı sağlaması bakımından önemlidir. Türkiye’de özellikle 1950 ve 1980 sonrası İstanbul ve Marmara bölgelerine iktisadi ve sınai nedenlerle gerçekleşen iç göç ve yoğun nüfus toplanması, geleneksel aile yapısının etkisiyle Anadolu ile bağlarını korumaya devam etmiştir. Bu nedenle mevcut gelir dağılımı dengesizliği, sosyal patlamalara neden olmaksızın tolere ve idare edilebilmiştir. Ancak gittikçe hissedilir bir biçimde artan geleneksel aile yapısındaki çözülmeler, İstanbul ve Anadolu arasındaki aileye dayalı sosyo-ekonomik ilişkininde zayıflamaya başladığını göstermektedir. TÜİK verilerine göre 2018’deevlenen çiftlerin boşanmaların yüzde 37,6’sı evliliğin ilk 5 yılında, yüzde20,4’ü ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmiştir. Nüfus oranlarına paralel en çok boşanma 28 bin 175 ile İstanbul’da gerçekleşirken, İstanbul’u10 bin 939 ile İzmir, 10 bin 748 ile Ankara, 5 bin 899 ile Antalya, 5 bin242 ile de Bursa takip etmektedir. Bu genel tablo içerisinde ise özellikle Türkiye’nin Marmara bölgesinden sonra nispeten daha gelişmiş bölgesi olan Ege’de İzmir, Aydın ve Manisa gibi kentlerdeki hızlı boşanma oranlarındaki artış dikkatleri çekmektedir. 2017 verilerine göre boşanma oranı en yüksek olan 5 il, sırasıyla yüzde 6,4 ile İzmir, yüzde 6,1 ile Muğla, yüzde 5,7 ile Antalya, yüzde 5,2 ile Yalova ve yüzde 5 ile Aydın’dır.Dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul ve Anadolu ayrımında belirlenen kişisel gelir düzeyi farklılıkları, geleneksel aile ilişkileri içinde paylaşılan bir gelir konumundan daha bireysel bir kazanç tipine evrilmekte ve milli gelirden daha fazla pay isteyen bireyselliğe dayalı sosyo-politik talebi yükseltmektedir. İstanbul merkezli talep, bireysel kazancın arttırılmasını hedeflerken, Anadolu genelinde ise aile geçimini önceleyen istihdam talebi ön plan açıklamaktadır. Tarım toplumuna geçmiş ilk medeniyetlerden bu yana iktisadi ve siyasi yapı bu dünyada yaşama şartlarını belirleyen en önemli faktörlerden biri olmuş ve bu yapıların kurumsal formu olan devletler tarafından biçimlendirilmiştir.19 Bu biçimlendiriş bir yandan iç dinamik olarak iktisadi şartlardan kaynaklanırken, diğer yandan dış faktör olarak devlet kurumsallığı tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla insan düşüncesinin medeniyet, tarihsel dönem ve kültürler çerçevesinde farklı biçimlerdeki tezahüründe, temel hayati ihtiyaçlar ve yaşanılan coğrafya çerçevesinde örgülenen iktisadi yapı belirleyici bir iç ve dış etkendir. Avcılık toplumundan, tarım toplumuna ve modern endüstri toplumlarına değin, iktisadi şartlar, insan düşüncesini ve hayat tarzlarını şekillendirmiştir. Örneğin hayvancılıkla geçinen kabilelerde ‘çadır’, mülkiyetsizlik anlayışını ve özgürlük düşüncesini temsil ederken, tarım toplumunda ‘ev’, mülkiyet, güvenlik ve bağımsızlık düşüncelerini yapılandırmıştır.20 Endüstriyel üretim ve serbest pazara dayalı modern iktisadi şartlar ise, ulus devletleri ve bireysel hakları önceleyen sivil hukuk ve yönetim süreçlerini başlatmıştır. Bu nedenleTürkiye’nin modernleşme çabaları aynı zamanda Türk insanının iktisadi anlamda içinde bulunduğu şartların bir sonucu olduğu gibi, ortalama bir Türk vatandaşının düşünce tarzını ve hayat akışını, tercihlerini ve gelecekar ayışlarını da şekillendirmektedir. Hızla Doğu-Batı ayrımında devletçi ve liberal olarak kutuplaşan küresel iktisadi rekabetin ve sosyal değişimin meydana getirdiği kapsamlı cazibe, bu iki başat farklılaşma olgusunu aynı anda ivmelendirecek bir ayrışmaya doğru yöneltmektedir. İlerleyen süreçlerde Ankara merkezli bir idareden ekonomik ve politik olarak gittikçe bağımsızlaşacak bir İstanbul,ya da iktisadi anlamda geri kalmış bir Anadolu, yönetim açısından da dengesizliklere sebebiyet verecektir. Bu nedenle özellikle endüstriyel anlamda Anadolu’daki geleneksel potansiyeli hızla daha aktifleştirecek Doğu tipi bir kapitalizm ve endüstri hamlesine ihtiyaç duyulmaktadır. O hâlde 21.yüzyılın Türkiye’sinde modern Türk düşüncesinin kabaca bu iki iç ve dışayrımın iktisadi, politik ve kültürel etkileşiminde şekillenmekte olduğunu ifade edebiliriz.