Stratejik konumu itibarıyla Türkiye; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesiştiği bir konumda bulunduğundan dolayı sınır ötesi göç hareketliliğinin çok fazla etkilediği ülkelerden biridir. Jeostratejik konumu itibarıyla tarih boyunca hem yeni yerleşimlerinin uğrak noktası hem de onların yer değişimlerine tanıklık eden bir coğrafya olmasından dolayı değişik göç hareketlerine maruz kalmaktadır. Neolitik Çağ’dan itibaren bu alan, çok kez insan hareketliliğinin ortaya çıkardığı krizlerin yaşandığı temel bir coğrafya durumundadır. O zamanlarda Lübnan koridoru boyunca Orta Afrika’dan çıkan insan kümeleri, Anadolu’ya doğru zorlu ve uzun bir yolculuğa başlamışlardır. Bunların bir bölümü bu alanları kendilerine yerleşim yerleri seçerken geriye kalan diğer bir bölümü ise zamanla çıktıkları yollarına devam ederek üç güzergâh üzerinden "Büyük Yürüyüş"lerine devam etmişlerdir. Ege Adaları ve Bursa-İstanbul üzerinden Balkan güzergâhını aşarak daha Batı’ya doğru yönelirlerken bazıları da Tuna Nehri boyunca ilerlemişlerdir. Bu anlamda Anadolu, henüz insan yerleşimine o zamanlar açılmamış veya üzerinde çok az insanın yaşadığı "güneşin üzerinden battığı topraklar"la "güneşin üzerine doğduğu topraklar" arasında bir köprü görevi görmesi sebebiyle yoğunluğun o zamanki ölçülere göre yüksek olduğu bir göç güzergâhı hâline gelmiştir. O zamanlardaki gibi transit güzergâh olan Anadolu, günümüzde de son elli yıla yakın bir süredir aynı konuma yükselmiş bulunmaktadır. Bu çerçevede başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere, Balkanlar ve Kafkasya’daki yıllardır devam eden siyasi ve ekonomik problemler karşısında Anadolu’ya, güncel deyimiyle Türkiye’ye göç akınları devam etmektedir. Günümüzün gelişen ve değişen küresel dünyasında hareketlilik, çok yüksek bir hızlılık seviyesine ulaşmıştır. Bu olgu, sanal ortamda ve yeni iletişim teknolojilerinde kullanılarak hızını daha da artıracak ve önemli farklılıklar göstererek gelecek yıllarda da kaçınılmaz olarak devam edecektir. Böylece Anadolu’da sosyal ilişkilerin yeniden şekillenmesinde etkili olacaktır. Bahsedilen göç olgusunun ortaya çıktığı bu dönemlerin toplumsal koşulları birbirinden farklı boyutlar sergilemekte ve dolayısıyla her döneme dönük kritiksel bir bakışla irdelenmesi gerekmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleşen göç hareketlerini üç zaman kesitine ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki, ulus devletin inşa sürecinde topraklarımızın dışında kalan komşu ve akraba topluluklardan gelen göçlerdir (1927-1950 arası). İkincisi, ülkemizin Kore Savaşı’na katılımıyla modern Batı dünyasında yer almasının yanında kırsal kesimde başlayan traktörleşme ile ülkenin belli başlı coğrafyalarında sanayileşmenin ilerlemesi ve iç göçün başlamasıdır. Üçüncüsü ise 1960’lı yıllarda başlayan sınır ötesi göçler olarak görülür. Türkiye’nin göç tarihi üzerinden ele aldığımızda ülkenin göç politikaları, 1923-1950 yılları 3Dünya Göç Hareketleri Ekseninde Mekânsızlaşma - Dünya Göç Hareketleri Dizisi - 4 arasında ulus devletleşme süreci, 1950-1980 yılları arasında ulus devletin benimsendiği dönem ve 1980’den günümüze yani küreselleşme dönemi olarak üç ayrı döneme ayrılmıştır. Bu dönemler arasında göçün toplumsal ilişkilere etkisi de dönemin politik ve ekonomik koşulları ekseninde farklılık göstermektedir. Son dönemde Türkiye’ye yönelik göçleri kapsayan Suriye, Irak, Afgan, Ukrayna, Rusya ve Pakistan göçleri, toplumsal ilişkilerin yeniden belirlenmesi ve sosyal uyumun inşası konusunda oldukça etkili olmuştur. Sayıları 3 milyonu aşan Suriyeli mülteciler, göç süreçlerinde çeşitli zorluklarla karşılaşmış ve bu süreçte "öteki" olmayı deneyimleyerek onların yeniden sosyalleşme süreçleri çoğu zaman çeşitli faktörlerle engellenmiştir. Muamele eşitliği prensibinden hareketle bir arada ortak yaşamak hem mülteci hem de yerleşikler için önemli bir faktördür. Bu bakış içinde yürütülen yayın serimizde "biz" ve "öteki" ayrımının yarattığı/yaratacağı uçurumların çeşitli yöntemlerle önlenmesinin önemi üzerinde durulmaktadır. Bu yayın günümüz toplumsal ilişkilerini temel alarak muamele eşitliğinin, eşit şans verilmesinin ve ayrımcılığın önlenmesinin yanında sosyal uyumun mümkün olup olmadığı, ayrımcılığın gelecek yıllardaki olası etkilerinin ve sosyal uyumdaki engellerin neler olduğu sorularına cevap aramayı amaçlamaktadır. Sosyal bilimlerin temel özelliği, seçtiği konu alanlarında hep geriye doğru giderek ilklere ulaşmayı hedeflemesidir. Çok karmaşık bir özelliği sergileyen göç süreçlerinde tarihteki İLK’lere ulaşmak uygarlığın ana kaynağına gitmekle eş anlamlıdır. Küresel Göç Hareketleri’ni temel konu alan Dünya Göç Hareketleri Yayın Dizisi’nde bu İLK’lere ulaşmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede genel anlamıyla mekân değişimi anlamına gelen göç hareketleri, insanların dünyada varoluşlarıyla başlamıştır. İlk insan toplulukları çevrelerini gözlemlemişlerdir. İnsanoğlu bulunduğu ortamı araştırmada yeteri kadar meraklı olduğu için çevresinde olup bitenler insanların artan bir tempoyla ilgisini çekmekte ve onları sürekli "yeni"yi aramaya sürüklemektedir. Onlar her zaman bilmediklerini ve görmediklerini öğrenmek için gezilere çıktıkları gibi, genelde bu bilgileri geriye kalanlarla paylaşmak için çıkış noktalarına da geri dönmektedirler. Bu anlamda da diğer canlılardan, "öğrenilmişi hemcinsleriyle paylaşması ve gelecek nesillere aktarması"yla önemli bir farklılık sergilemektedir. Bu bilgi birikimi yüzyıllar boyunca artarak süregelmiş ve en nihayetinde günümüzdeki bilgi toplumunun oluşmasını sağlamıştır. Kuşların göçünü araştırmakla başlayan göç çalışmaları, daha sonraları özellikle 19. yüzyılın ortalarından sonra da merkezine insanın göçünü koymuştur. Günümüzde ise bu fiziksel hareketin yanında kültürel, fikirsel, sosyal, dinsel ve bitkisel ögeleri de kapsamaktadır. Ayrıca göç eyleminin sanatsal boyutunu sergileyen yeni bakış açılarıyla gelecekte dijital göç ve sanal göçler belirleyici olacaklardır. 2050 yılına doğru ileriye dönük bir tahmin yapıldığında göçü tetikleyen ve insanları yaşadıkları ortamdan ayrılmasını hızlandıran coğrafyaları genel anlamda sıralamak zor olmasa gerekir: Asya kıtasında Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi ülkelerde nüfus artışı, kuraklık, ormansızlaştırma ve Himalaya Dağları’nın buzullarının erimesiyle ortaya çıkacak sel felaketleri temel nedenleri oluşturmaktadır. Aynı şekilde artan nüfusun neden olduğu doğal alanların azalması, biyoçeşitlili4Göç Çalışmaları Yayın Serisine Genel Bakış ğin yavaş yavaş ortadan kalkması ve susuzluk bu ülkelerden gelecek 30 yıl boyunca artan bir göç dalgasına neden olacaktır. Afrika kıtasında dünyada her doğan yedi çocuktan birinin yeri olan Nijerya’nın yanında Mısır, Kongo ve Hint Okyanusu’nun unutulmuş büyük adası Madagaskar en fazla göç veren ülkelerin başında gelecektir. Aynı şekilde yeni göç çekim merkezlerini tahmin etmenin o kadar zor olmadığı görülmektedir. Coğrafik olarak bu alanlar Kanada, İzlanda ve Sibirya gibi Yüksek Kuzey’in kapsadığı alanlar olacaktır. Daha da önemlisi bu süreç dijital göç hareketleri, sanal istihdam piyasaları ve mekânsal değişimlerle devam edip gidecektir. İnsanın yerküre üzerinde varoluşuyla başlayan göç süreci sebep-sonuç ilişkileriyle iç içe geçmiş olup birbirlerini karşılıklı olarak etkileyerek bir silsile hâlinde akıp gitmektedir. Bu süreç, insanoğlunun yeryüzünde var olduğu sürece devam edecek ve bugün olduğu gibi geleceğimizin de şekillenmesinde önemli katkılar sunacaktır. Günümüzdeki göç olgusu, sanayileşmiş ülkeler tarafından kendi işgücü ihtiyaçlarına göre belirlenerek ulusal gerekliliklere uygun olarak düzenlenmektedir. Bu bağlamda göçmenlerin göç ettikleri yerlerde sahip oldukları haklar tarihsel süreç içerisinde önemli farklılıklar göstermiş ve göstermektedir. Özellikle 1648 Vestfalya Antlaşması’ndan sonra belirleyici aktör olan Ulus Devletin ortaya çıkışı ve onun çerçevelediği vatandaşlık mefhumuyla göçmen statüsünde önemli değişimler ortaya çıkmıştır. Günümüzde, küresel düzeyde ortalama 300 milyona yakın insan, çıkan savaşlar ve siyasi şiddet uygulamalarından dolayı evlerini ve alışageldikleri mekânları terk etmek zorunda kalmışlardır. Milyonlarca insan da çevresel felaketlerin etkileri ve sosyoekonomik fakirleşmenin getirdiği itici nedenlerle yaşadıkları ortamları terk ederek "yeni bir yurt" aramaya yönelmişlerdir. Sürekli büyüyen küresel mülteci hareketlerinin kısa, orta ve uzun vadelerde de sürmesi beklenmektedir. Bu doğrultuda da küresel göç hareketleri, dünya siyasetinin belirleyici bir faktörü olmaya devam edecektir. Yukarıda da birkaç kez vurgulandığı gibi zorunlu göç, güney yarım küreden kuzey yarım küreye yöneldiği gözlemlenmektedir. Bu göçlerin temel nedeni sanayileşmiş kuzey ülkelerinin bu coğrafyalar üzerindeki en az son 200 yıl sürdürdükleri emperyal politikaların etkileridir. Dahası, yerel düzeyde de bu zoraki göçü tetikleyen itici faktörler bulunmaktadır. Göçe neden olan bu tali iç dinamikleri ve onların göçü tetikleyici karmaşık etkilerini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Etkili bir göç politikası geliştirmek için küresel sömürü ağının etkilerini azaltmaya yönelik stratejilerin yanında, iç çatışmaları önleyecek ormansızlaştırma, kuraklık, sel felaketleri gibi nedenleri azaltacak kalkınma stratejileri ve kitlesel bir eğitim gerekli görülmektedir. Yukarıda sıraladığımız nedenler ile göç sürecini yönetmeye yönelik çalışmalarımızı uzun bir yayın dizisi yayımlayarak devam ettirmeye karar vermiş bulunuyoruz. Bu anlamda; Cumhuriyetimizin 100. yılı içinde ikinci sempozyumumuzu dünya göç hareketlerini konu edinen Anadolu’ya ve Anadolu’dan Göçler başlığı altında İkinci Uluslararası Göç Sempozyumu’nu düzenleyeceğiz.