Bir semti aramak, bulmak, belki de kaybetmek
Kabul etmeliyiz, kolay gibi görünse de “deneme” zor bir tür. Bir yanda akademik bir çağrışım evreni var (evet, temelinde kişisel bir değerlendirme ama, nesnel iddialar da içeriyor), öte yanda yazarın kendini öne koyan üslûbu nedeniyle edebî bir lezzeti de olabiliyor. Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet kuşağının eli kalem tutan birçok mensubu bu türde kalem oynattılar. Türkiye’de örneğin edebiyat eleştirisi diye bildiğimiz metinlerden, gazeteci (“muharrir”) ünvanlı birçok “fıkra” (nedense artık kullanmıyoruz bu sözcüğü) yazarı ve ilaveten, birçok edebiyatçı deneme yazdılar. Bir çeşit “türler arası” bir tercih olarak öne çıktı bu ortak-beğeni. Eskilerde daha fazlaydı desem de bence bir üslup olarak böyle yazma arzusu asla yok olmadı, olacağa da benzemiyor. Eski devrin hem edebiyatçıları (Ahmet Rasim gibi), gazetecileri (Sermet Muhtar Alus, Hikmet Feridun Es gibi) bu türe ve yazı yazma üslubuna çok rağbet ederdi. Hatta, sözü edilen yazarların hangi alanlarda kalem oynattıkları pek belli değildi, ansiklopedilerde bu insanlardan söz edilirken yanlarına “gazeteci”, “yazar” ve bazen de “milletvekili” (Yahya Kemal’in “diplomat” olduğunu hatırlatayım) gibi ünvanlar eklenir. Belki de birçok farklı türde yazmayı seven ve hepsinde de bir nebze “amatör” kalmayı becerebilen bir kuşağa mensuplardı. Belki de “deneme” üslubunda yazmayı tercih onların ortak payandasıydı. Amatör ve kişisel kalmanın en şahane neticesi de şu oluyordu: Böylece kendi hayat tarzlarını, kültürel gustolarını, mahfil ve muhitlerini, yaşadıkları şehirleri, semtleri, sokakları metnin anlatısına ekliyorlardı. Böylece bir çeşit “sözlü tarih” verisi de sağlıyorlardı okurlarına ve bu metinlerden daha sonra yararlanacak araştırmacılara. Batı sosyolojisinin en önemli kaynaklarından biri Erken Modernite döneminde yazılmış romanlardır, böylece toplumsal değişim ve dönüşümün birçok farklı yüzü gözlemlenebilir ve kahramanların psikolojik dünyaları vasıtasıyla sosyal kodlara da erişilebilir, mikro tarih çalışmalarında akademik olmayan kaynaklar da çok önemlidir. Yine, gazete haberlerdeki anlatılar ve köşe yazılarındaki yorumlar hiç de küçümsenmeyecek bir kaynak sağlar sosyal tarihle ilgilenen araştırmacılara. Bizde de romanlar önemlidir ama bence “deneme” olarak nitelendirebileceğimiz birçok arşiv yazısı (köşe yazıları ve derinlikli söyleşiler) çok daha önemli kaynaklar olarak öncelenebilir, tabii ki, metinlerde okunanların “nesnel” değil “kişisel” değerlendirmeler olduğunu unutmadan ve başka kaynaklardan da kontrol etme şartıyla. Nitekim Taner Ay da bu kitapta, kullandığı kaynaklardan bazılarındaki iddiaları pek “sıhhatli” bulmadığını ifade etme durumunda kalıyor. Artık pek bir temsilcisi kalmayan bu kuşağın, kanımca doğrudan edebiyattan gelen son temsilcisi Salâh Birsel’di. Onun pek şamatalı dili, bol sergüzeştli anlatıları, tuhaf ama cerbezeli kahramanlarını okumak çok zengin bir sofrada tıka basa doyuncaya kadar yemeğe benzerdi. Ama, yazdığım gibi, “tıka basa” yemek gibiydi, hazmı pek kolay değildi ve alınan edebî lezzet, metnin gerisindeki bilgilere galebe çalar ve bu değerli bilgiler gözden kaçırabilir, belki de “görünmez” kılardı. Her şey bir yana, ne mutluyuz ki, böyle bize özgü yazarları olan bir kültürde yaşadık. Bu minvalde hemen aklıma Çetin Altan’ın o keskin siyasi değerlendirmelerle dolu yazılarının arasına sıkıştırılmış malumatla dolu “köşe yazıları” ya da futbol yazarken edebî üslubuyla bizi ele geçiren, maç değerlendirmelerini yanısıra bilgece düşüncelerle dolu İslam Çupi yazıları geldi. Özetle, Türkiye yazın kültüründe güçlü bir “popüler deneme” türünün varlığından söz edebiliriz. Araştırmacılar tarafından bu kaynak yeterince değerlendirildi mi derseniz, pek de olumlu cevap veremem. Özellikle dijital mecraların yaygınlaşmasından sonra, birçok “meraklı” arşivden kupürler keserek ve onları kendi anılarıyla eşleyerek yayımlamaya başladılar ama hiçbir teorik süzgeçten geçirmeyerek. Teoriyle bir perspektif kazanmayan verinin üretebileceği sadece bir his vardır, o da geçmişe dair “nostalji” ve hatta, ağır bir “melankoli”. Siyasetin, iktisadın yerlerde süründüğü bir toplumda geçmiş zamana dair yapılan “güzellemeler” anlaşılır ama sosyal tarihi anlama bakımından yetersiz bir yaklaşıma işaret ediyor. Yılgınlık ile nostaljinin yer değiştirdiği toplumlardan biriyiz. Hatırladıkça kifayetsiz kalan bir çaresizlikten, yılgınlıktan söz ediyorum. Neyse ki Taner Ay, bu hastalıktan mustarip değil. Tam bu noktada bir başka sosyolojik olguya, Türkiye’nin inanılmaz hızla değişen şehir kültürlerine dönebiliriz herhalde. Ama bu süreç hep aynı ivmeyle hareket etmedi, özellikle İstanbul için; aksine, İstanbul 1950’li yıllara kadar oldukça dengeli bir hız dinamiğinde değişti, dönüştü. Bunun birçok sebebi vardır. Erken Cumhuriyet, modernleşmenin taşradan başlamasını hedeflemişti, zor iktisadi şartlara rağmen Anadolu’nun “çevre” şehirlerinde kurulan modern fabrikalar ve ancak yıllar sonra kurulabilmiş de olsa, bu ruhu iyi yansıtan köy enstitüleri “çevreden merkeze” doğru yönlendirilmeye çalışan bir modernleşme (“kalkınma”) fikrine işaret eder. Yine de bu odaklanma, İstanbul’un gücünü tam anlamıyla kıramaz. Evet, taşra merkezli bir modernleşme hamlesi 1950’li yıllara kadar Ankara tarafından yönetilmiş ve kurumsallaşmıştır. Radyodan, konservatuvara, dönemin ulusal Ankara gazetelerinden (örneğin, Ulus gibi bir gazetenin ayakta kalamaması ilginç değil mi?) kamu yayıncılığında öne çıkan yayınevlerine kadar yeni bir kültürel örgütlenme Ankara merkezli “kültür politikaları” olarak şekillenmiştir. Bu yeni siyasetlerle sorunu olmayan ya da daha da önemlisi, paraya, işe ihtiyacı olan birçok insan bu dönemde İstanbul’dan Ankara’ya taşınmıştır. İstanbul’un kültürel coğrafyası böylece değişmiş, hayatını iyi kötü idame ettirebilen çoğu “apolitik” diyebileceğimiz bazı kültür şahsiyetleri ve bunlara ilaveten, daha “politik”, dönemin Ankara hükümetlerine “muhalif” figürler İstanbul’da yaşamaya devam etmiştir. Ankara, taşınanlara maddi bir gelir sağlayan devlette “memurluk” vaat ederken, İstanbul’da, her şeye rağmen kamunun dışında bulunabilecek iş imkanları (sinema, eğlence sektörü gibi) olabilmektedir. İstanbul’un bir süreliğine de olsa merkezî durumunu kaybetmesi, modernleşme sürecini daha dengeli yaşamasına imkân sağlar, bu süreç daha “kendiliğinden”, eskiyle bağını koparmadan (Ankara bu noktada radikaldir) ve nispeten yavaş bir hızla ilerler. Böylece, Osmanlıdan kalan birçok kültürel adet (aruz ile şiir yazmayı sürdürmek, alaturka müzik icra edebilmek, dinlemek ve tabii ki, sayılarını ciddi miktarda azalsa da halen varlığını sürdüren gayrimüslimlerle birlikte yaşamak gibi) sürmeye devam eder. Bu arada, mütareke döneminde şehre yığılan nüfus ciddi oranda azalmış, şehir deyim yerindeyse bir nefes alabilmiştir. Böylece, şehirdeki farklı kültürel çevreler yakınlaşmış, birbirleriyle iyice geçişken (kitaptaki yazılardan kolayca gözlemlenebilir) bir ilişkiler ağı oluşturmaya başlamıştır. Birbiriyle yakın temas içinde ama yine de farklı kalabilen birçok muhit (monden, muhafazakâr, Müslim, Gayrimüslim, Kemalci, apolitik vs.) bu yıllarda birbiri ardına boy vermiş, kendilerine özgü bir “zenginlikte” (“doğu-batı” sentezi temelli zeminlerde) İstanbul kültür coğrafyasını yeniden şekillendirmiştir. Kitabı okurken sürekli olarak bu kesişmeler, çakışmalarla karşılaşacak, aslında bir “kutuplaşma” olmadığını, siyasi skalada zıt konumlarda yer alan kişilerin, insani ilişkilerinde sürekli bir araya gelebildiklerini gözlemleyebileceksiniz. Ankara bir merkez olarak güçlenip yerini sağlamlaştırırken, buna karşı İstanbul, biraz da kendiliğinden, bir “karşı-merkez” olarak, sanki onu dengelermişçesine varlığını sürdürür. Ankara-İstanbul dengesi 1950’lerden itibaren, Menderes Hükümetlerinin modernleşme sürecini çevreden (“taşradan”) merkeze (“şehre”), diğer bir deyişle sanayisi olan büyük şehirlere taşımasıyla tersyüz olmaya başladı. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde önce demografik bir değişime (“köyden kente” göç olarak bildiğimiz ama aslında “taşradan şehirlere” diye okumamız gereken) ve giderek, geri dönülmesi imkânsız bir kültürel değişime neden oldu. Bir örnek olsun diye, Adana’dan İstanbul’a göç eden iki ismi hatırlatayım: Yaşar Kemal, Yılmaz Güney. Büyük sermaye temelli bu yeni ve dinamik kültürel coğrafyanın kültürü “apolitik” yapısından da kurtardığını düşünüyorum. Siyasal skalanın hem sağında hem de solunda önemli değişimlere neden oldu; 1960 Anayasasından da güç alan yeni bir “sol” (“sosyalist” olduğunu söyleyebilen) hızla yükselir ve gençlere de hitap edebilirken, Aydınlar Ocağının önderliğinde İslamcı düşünceyle milliyetçiliği buluşturan ve bugünlere de gelen yeni bir “sağ” anlayış, kendi aydın ve gençlik örgütlenmesiyle kültürel coğrafyada yer almaya başladı. Artık Ankara’ya değil İstanbul’a gelinmeye başlandı. Bunlardan kültürel muhitleri etkilenmediğini söylemenin bir imkânı yok şüphesiz ki kitapta bu yeni yapılanmanın izlerini sürmek hiç de zor değil. Eğer 1950’leri kültürel muhitlerde bir “kırılma noktası” olarak düşünecek olursak bu izlek bu kitapta fazlasıyla mevcut.“Zaten Taner Ay’ın ilk olarak Kadıköy bağlamında semt semt, sokak sokak giderek anlattığı eskinin köşkleri, kahvehaneleri, meyhaneleri, apartmanları ve tabii ki oralarda yaşayan şahsiyetleri, uzun soluklu bir projenin ilk adımı olarak görülmeli. Kadıköy (kitabın başlığından da anlayacağınız üzere aslında “Kadıköyü” ama ben, artık daha kabul gören “galat” halini kullanıyorum, alışkanlıklarla baş etmek öyle kolay değil) ile başlayan bu denemelerin daha sonraki yazılarda (yine iki ayrı kitapta toplanmak üzere) Avrupa yakası ile devam edeceğini, orada da iki yöne odaklanacağını biliyoruz. Önce güneye, daha muhafazakâr, daha “alaturka” olan Tarihî Yarımada ve çevresindeki semtleri temel alan bütünlüklü yazılardan oluşan bir kitap okuyacağımızı düşünüyorum. Daha sonra yazılacak olan üçüncü ve son kitapta ise, yazıların Tarih Yarımadanın kuzeyinde yer alan daha modern, eğlence kültürlerine daha açık, daha “alafranga”, gayrimüslimlerin de yaşadığı semtleri de içeren Beyoğlu/ Pera ekseninden başlayacağını düşünüyorum. Tabii ki, bu semtlere, boğazın Avrupa yakasında yer alan ve yoğun bir yapılaşmayı içeren semtler de ilave olacaktır. Neticede, İstanbul’un geleneksel olarak üçlü bir bölümlemeyle (Kadıköyü, Tarihi Yarımada ve Beyoğlu/ Pera) tarif bulan sosyal coğrafyası tamamlanmış olacaktır. Bitirmeden bu kitaba dair bir özetleme yapacak olursam: Bu yazılar İstanbul’a dair Taner Ay tarafından yapılan kültürel tarih okumalarının ilk halkasıdır. Geleneksel olarak üç bölge üzerinden anlatılan İstanbul kültür coğrafyasının ilk haritası gibi de düşünülebilir. Bir şehir haritasına bakarmışcasına kurgulanan, semtleri, sokakları sırayla ziyaret eden bir güzergâh takibi var. İlk yazılara Kadıköy’ün daha “alafranga”, daha “batılı”, daha “modern” diyebileceğimiz güneyindeki semtlerden başlanıyor (aslında, bugün Kadıköy diye bildiğimiz), daha sonra, sanki günümüzün “Cadde’si” takip edilircesine, denizin kıyısındaki semtler ile önce Bostancı’ya ve daha sonra daha da “doğuya” doğru harekete geçiliyor. Daha önce yazdığım gibi, semt semt, sokak sokak, hatta apartman apartman, bazen de köşk köşk. Güneydeki bu bölgenin, daha kuzeydeki Üsküdar ile farkı iki noktada iyice berraklaşıyor. Kadıköy’de iki tür yerleşim var, kalıcı ve sayfiye özellikli. Kadıköy’deki bazı yerleşimler (1970’lerin sonlarına kadar süren bir dönemden söz ediyorum) kışın Avrupa yakasında yaşayan bazı aileler için bir “yazlık”, bir sayfiye özelliği de içeriyor. Özellikle Adalar. Ve tabii ki Kadıköy’ün güneyi daha “alafranga” bir hayat tarzına sahip. Üsküdar ise yüzyıllara dayanan, köklü bir muhafazakarlığa ve yine her zaman yerleşik olan bir ahaliye işaret ediyor. Osmanlıdan beri Üsküdar, muhafazakâr kültürünün Tarihi Yarımadadaki bir akrabası olarak da görülebilir ve bir “sayfiye” olarak asla düşünülemez. Boğazın Anadolu kısmı ise, Avrupa’ya göre daha az yerleşimi olan (bu da değişti artık), daha mahrem, daha sakin ve bazen de Avrupa yakasında yaşayanlar için sayfiye özelliklerine haizdi. Sadece sosyal coğrafya haritalanmıyor tabii ki, ilaveten bir kültürel arkeoloji işlemi de başlıyor ki biz buna kısaca bir “muhitler arkeolojisi” ya da kazısı diyebiliriz Kültürel tarihimize ilişkin onlarca metni (gazete yazıları, anı kitapları, gazetelerdeki köşe yazıları, dergilerdeki deneme yazıları, derinlemesine yapılan söyleşiler vb.) gözden geçirip bir kültürel muhitler arkeolojisi yapmak tabii ki mümkündür ve Taner Ay tam da böyle bir “kazının” hem faili hem de müellifidir. Failidir, çünkü kitapta anlatılanların bir kısmında bizzat kendisi ya da aile efradından kişiler (onu da siz keşfedeceksiniz artık) yer almaktadır; hem de müellifidir, çünkü bu yazılar, binlerce sayfalık bir okumadan damıtılmış bir hülasa, bir kültür damlaları toplamıdır. Düşünüyorum, eğer buradaki yazıları hazırlamak için yararlandığı kaynakçayı kitabın sonuna eklese kitabın toplam sayfa sayısı ne olurdu acaba? Peki, her yazıya eklenebilecek kapsamlı bir kaynakça gerekli miydi? Hem evet, hem de hayır. Benim gibi bir araştırmacı için gerekliydi tabii ki, çünkü akademik dünyadaki en değerli bilgi, onlara ulaşmanızı sağlayan kaynakçalardadır. Ama bir deneme okuru için, okuduğu yazının içinde bulabileceği bir iki kaynak yeter de artar bile. Sormaya devam edelim: ne menem yazılardır bunlar, daha önce bahsetmiştim, örneğin Salâh Birsel denemelerinin bir benzeri midir? Değil tabii ki. Lezzetli bir dille yazılıyor da olsalar aslında “akademik” bir içeriği sahipler. Bizim Bilim Teknik Dergisinden (tabii ki eski hâlinden söz ediyorum) hatırladığımız ama Batıda çok daha yaygın olan “popüler bilim” yazılarına benzer bir üslup ile yazıldıklarını düşünüyorum. Bugüne değin yazılmış onlarca popüler deneme üstüne yazılan, onları sınıflayan, düzene sokak bir “ciddi denemeler” toplamı olarak nitelendirilebilir. Çünkü, her bir yazı gerçekten inanılmaz detaylarla dolu, her bir yazının arkaplanında bir dizi “bilgi demeti” var ve en güzeli, bunlar sanki bir sohbet tadında, okurunu sıkmadan tatlı bir dille anlatılıyor. Bana gelen taslağı okurken biraz not alayım diye elime kalemi aldığımda şaşkınlık içinde kaldım, üniversiteye başladığım yıllara dönmüş gibi hissettim. Elimde o dönemden kalma ders kitapları var ve o kitaplarda artık asla yapmamaya çalıştığım bir sürü “müdahale” (satırların altını çizme, sayfa kenarlarına not alma, bu da yetmiyormuş gibi, renkli kalemle tekrar çizme vs.) yaptığımı, kitapları nasıl mahvettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Neyse ki artık dijital bir dünyada yaşıyoruz ve böylece ben de orijinal dosyayı bozmadan, dijital kalemle yedek dosyaya canım ne isterse not düşebildim. Bu bağlamda kendi adıma bilgi dağarcığımı zenginleştiren iki “karşılaşmadan” söz etmek istiyorum. Yakın bir arkadaşım olan sosyolog Ali Akay, bir kez sohbet ederken babasının edebiyatçı dostlarını anlatmış ve onun “balıkçı” olarak bilindiğini söylemişti. Kitaptaki bir yazıda, Nuri Akay ile Fethi Naci’nin Dalyan’da birlikte tuttukları yazlığı ve “balıkçı” ile aşık atmak için kendine tekne alan Edip Cansever’e ilişkin bölümü okurken, resim çok daha net bir hâl aldı. Benim için bir başka yararlı bilgi ise, kişisel olarak da tanıdığım caz piyanisti Nilüfer Verdi’nin ailesine ilişkin detaylar oldu. Bu arada, ben de küçük bir düzeltme yapabilirim, Neşet Ruacan ile Nilüfer Verdi uzun yıllar önce boşandılar, artık Nilüfer Verdi olarak kullanıyor ismini bu ünlü caz piyanistimiz. Benim için en eğlenceli malumat ise, Can Yücel’in gecenin bir yarısında attığı “kaplan!” çığlığı ve ertesinde olanlardı. Son söz: Masalsı, hatta destansı bir Kadıköy âleminin çok da uzak olmayan tarihinde gezeceğinizi şimdiden söyleyebilirim. Bu insanların çoğu çoktan göçüp gitti bu şehirden ama şehir gitmedi tabii ki, sadece eskilerin üstüne yeni kültürel katmanlar inşa etti. Daha önceki hayatını merak ediyorsanız, kültürel kazılara meraklıysanız, doğru yerdesiniz.