Muhterem Okuyucu, Naçiz kitabımızın bu kısmını okuyor iseniz, mutlaka titiz ve dakik bir kimse olmalısınız. Önsözler nasılsa şöyle bir bakılıp geçilen kısımlardır. Dürüst olmak gerekirse önsöz, bir kitap kaleme almış olan herkes bilir ki, yazarın bütün yazma iktidarını tükettiği anda üzerine yüklenen bir angarya olduğundan pek çok muharririn saç baş yolarak, kahve üstüne kahve içerek zorlukla bitirdiği meşakkatli kısımlardır. Hele yazar önsözde sanki bütün yazdıklarını bitirip “önsözü de eksik kalmasın” dememiş gibi yapmaz mı? Çıldırmak işten değildir. Yazar sanki o an aklına gelmiş, kendisine ilham olunmuş gibi hem konuyu bulur hem de her başlığa uygun birer paragrafla konuları birbirine bağlar. İnsan böylesi önsözleri gördükçe “eski usul bir hamdele, bir salveleyle bu bahsi kapatsak ne hoş olurdu,” demeden edemiyor. Bir de bu işin son sözü eski tabirle hatimesi vardır. Ağırbaşlı yazarımız önsözde bulduğu fikirleri, keşfettiği vakaları, anlatmak istediklerini kâmilen ifade etmenin verdiği sevinçle konuyu toparlamaya çalışır, vakti yoksa yahut aklı böyle cinliklere ermiyorsa kitabın geniş bir özetini vermek gafletine düşer; bir çuval inciri berbat eder. Hem önsözde hem de sonsözde yaptığı bu acemilik sebebiyle belki on-on beş sayfa hebâ olur, tonla kâğıt; o kâğıtların imalatı için kesilen düzine düzine ağaç heder olur, kimsenin bakmayı arzulamadığı bu kısımlar her baskıda millî servet hanemize eksi yazar durur. Bir ihtimal kitabın mevzuundan bihaber olarak bu kitabı satın almış alışverişkolikler veyahut kaderin cilvesi bu ya, kendisine hediye kabilinden bu kitap ulaşmış uğurlu gün sahipleri için yine de birkaç izahta bulunsak, bu izahı da can sıkmadan, karın şişirmeden ekleyip kenetlesek hoş olacak. Eskiler “Kan et kanun etme,” demişler, demekle kalmamış “Eski köye yeni âdet gelmez,” diyerek örfün, ananenin ehemmiyetinden dem vurmuşlar. İyi etmişler. Bizim aklımız ermese de bu önsöz âdetinde mutlaka bir hikmet vardır. Binaenaleyh şair-i meşhûr Ziya Paşa Hazretleri; “İdrak-i maânî bu küçük akla gerekmez/Zira bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez,” buyurmuşlardır. Elinizdeki bu kitap asırlar boyunca olağanüstü halleriyle insanları etkileyen münzevilerin, ruhbanların, azizlerin, velilerin, dervişlerin kitabı olduğu kadar hokkabazların, sahtekârların, gezici sanatkârların, illüzyonistlerin, kaçık bilim adamlarının da kitabıdır. Aslında kitabımızın yazılış öyküsü, bir Rıfâî dervişi iken, tarikatına mahsus şiş batırma, kızgın demir yalama gibi fevkaladelikleri geçim kapısı hâline getiren Aziz Ensârî’nin hayatına dair araştırmamla başlıyor. Avrupa’nın şık sahnelerinde tekkelerde öğrendiği marifetleri gösteren bir dervişin hikâyesi elbette ilgi çekicidir. Ancak onun sahne aldığı yıllarda gündemi kasıp kavuran fakirizm şovlarının öyküsünü kurcaladıkça birbirinden renkli onlarca hikâyeye denk geliyoruz. Bu kitap da bu sayede bin türlü acayipliğin kitabı hâline geliyor. Dilimize bir deyim olarak yerleşen “Hint fakiri” tabirinin kökeni olan “fakirizm”, öncelikle münzevi bir yaşam süren, vücutlarına hâkimiyetleri sebebiyle çivili yataklarda yatabilen, aç-susuz kalabilen, vücutlarına kesici ve delici aletler saplayabilen insanları ve bu insanlara ait marifetlerin Avrupa sahne sanatları arasında yer bulan taklitlerini işaret ediyor. Dolayısıyla kitabımız, dünyanın muhtelif yerlerinden her tür olağanüstülüğü ve bunların sahne sanatlarına tesirini konu ediniyor. Tarihin ciddi, tutarlı ve soğukkanlı yolundan geçerken yalnız savaşlar, anlaşmalar ve taht oyunları karşılamıyor bizi. Bunlardan daha fazla sıradan insanların, olağanüstü karşılaşmaların ve tecrübelerin hikâyelerine tesadüf ediyoruz. Bu bakımdan naçiz kitabımız bir sosyal tarih araştırması olarak görülebilir. Ancak ne yalan söyleyelim yer yer konumuzun da tahrik ve teşvikiyle bir çeşit öykü-anlatıcılığına savrulmadık dersek haksızlık etmiş oluruz. Nihayetinde bir yogi ile bir velinin akıllara durgunluk veren savaşını anlatırken akademinin boğucu üslubundan çıkmamak elde midir? Kitaba başlamadan önce bu hususta bende-i ahkârınızı, muharrir-i fakirinizi mazur görmenizi istirham ederim. Bir akademik eserin tasnif meraklısı yazı biçiminden yer yer uzaklaştık, bazen daldan dala atladık, bazen kısacık bir bahsi anlatması keyifli olduğu için köpürte köpürte sayfalar doldurduk, bazen de bir mevzuyu “Arife tarif gerekmez,” diyerek kısa bir dokunuşla geçtik. “Dinleyen anlatandan arif gerektir,” fehvasınca, siz kıymetli okuyucularımızın bu satırların fakir yazarından daha arif olduğuna inanıyoruz. Tam burada, naçiz kitabımızın huzurlarınıza çıkmasında emekleri sebkat eden Ötüken Neşriyat'ın muhterem emekçileriyle birlikte, kıymetli bilgilerini cömertçe paylaşan, "ayaklı kütüphanelerimizden" Tahsin Yıldırım Beyefendi'ye, dakikrakik ve mudakkik editörümüz kıymetli Oğuzhan Murat Öztürk Beyefendi'ye ve tüm bu çalışmalarım sırasında yükümü hafifleten, desteğini her zaman yanımda hissettiğim sevgili hayat arkadaşım Hilal'e hususen teşekkürlerimi sunarım. Önsöz okumayı sevmeyen muhterem okuyucumuzu daha fazla üzmeden bu bahsi kapatıp öykümüze başlasak yerinde olacak. Eskiler söze “sihr-i helâl” demişler. Biz de ne sihirdir ne keramet yalnız meraktır marifet diyerek başlayalım…