Uzun yıllar boyunca hem amatör hem de profesyonel sporcular, performanslarını artırıp bunu devam ettirecek ve yaralanmalardan kaçınmanın yollarını bulacak egzersizleri yaptıracak fizyologları ve antrenörleri bulmaya çalışmışlardır. Otuz yıl önce, izometrik, izokinetik ve izotonik egzersizlerle, konsantrik ve eksantrik egzersizle kas kuvvetini arttırmaya yönelik araştırmalar yapıldı. Uzay programı tarafından özellikle önemli hale getirildi Bunu, uzay programı tarafından özellikle önemli hale getirilen hareketsizlikten kaynaklı kas kaybı ve bu kayıpla mücadele için egzersiz hakkında yapılan araştırmalar izlemiştir. Kas biyopsileri yavaş kasılan ve hızlı kasılan lifleri gösterdi, bu da lif tiplerinin birinden diğerine çok az dönüşmesiyle oldu. Birkaç gün içinde kaslar tarafından oluşturulan kuvvet değişiklikleri görüldüğünde, kas lifi boyutunda nerdeyse gözle görülebilir bir değişiklik yoktu, bunun sebebi kaslardaki aktivasyona ve inervasyondaki değişikliklere bağlanmıştır. Bununla birlikte, tüm bu çalışmalar aynı sonuca yol açmıştır: İzole edilmiş bir kastaki kuvvetin aksine, belirli bir aktivitedeki performansı artırmak için en iyi egzersiz, tüm vücudun hareket etmesini sağlayan aktivitedir. Aynı zamanda, açıklanamayan hareket tarafından kaslara ve kemiklere dayalı hareket modellerinin doğruluğu tartışmalı hale geldi. Alt lumbal bölgede, hareket kabiliyetlerinin nedenini açıklamak için modele lomber fasya eklenmesi gerekiyordu. Bilateral diz altı protezlerinin normal baldır kaslarına sahip sporculara karşı yapay bir avantaj sağlayacağı kaygısıyla 2008 Olimpiyat oyunlarında yarışmaya uygun olmadığı belirtilen bilateral ampute kişinin koşma kabiliyeti, alt bacak kaslarının insan vücudunu ileriye itmek için yeterli veya hatta gerekli kuvvetler olmadığını göstermektedir. Tendon ve diğer bağ dokularında enerji depolanması çalışmaları insan yürüyüşünde önemini göstermiştir. İnsanlarda normal miyofasyal lokomotor sisteminin, aslında yaylı protezlerden biraz daha iyi olduğu ve kanguru gibi hayvanlarda, tendonlardaki enerji depolarının tekrarlayan hareket düzenlerini sürdürmek için kritik önem taşıdığı ortaya çıkmıştır (Bölüm 10). Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, omuz etrafındaki dokularda enerji depolaması, insanların saatte 100 milin üzerindeki hızlarda fırlatmalarına olanak verirken bizim türümüzle yakından ilişkili primat türlerinde saatte 20 millik bir yetersizlik olduğu gösterilmiştir. Kasın önden kasılması, bağ dokularını gerer, bu da daha sonra tek başına kas gücünün yetersiz olacağı bir hareketi gerçekleştirmek için patlayıcı bir şekilde salınır. Bacakta büyük tendonlar bu enerjiyi depolamak için açık pozisyonlarda bulunurken, omuzda bu böyle değildir. Bununla birlikte, henüz belirlenememiş dokular şeklinde bir ağ boyunca depo dağılır fakat zift sarmalı tüm bedenin dahil olduğunu gösterir. Bunun yerine, depolama henüz tanımlanmamış dokulardan oluşan bir ağa yayılmış ancak eğim için gerekli bükme (the “wind up” fort he pitch) tüm vücudun dahil olduğunu gösterir. Bölüm 1’deki kısımlar, fasyanın beden genişliğindeki ağının ilkelerini anlamak için bir temel sunmaktadır. Hücre dışı matristen integrin reseptörü ve hücre zarı boyunca çekirdeğe kadar fibrillerin bir sürekliliği vardır. Egzersiz sonrası manuel masajın, saatler içerisinde gen transkripsiyonundaki değişiklikleri takiben, çekirdeğe giden yolları ileten kuvveti aktive ettiği görülmektedir. Vücudun, fasya bağlantıları olan kas-iskelet sisteminin daha geleneksel bir görünümünden ziyade, kaslara ve kemiklere yönelik bağlantıları olan fasyal bir ağ olarak düşünülmesi yararlı bir kavramdır (Bölüm 1). Bu, Bölüm 7’de tarif edilen yüzeysel kas bantlarının kullanılmasından önce gövde kaslarının kasılmasının, sadece gövdeyi stabilize edemeyebileceğini göstermektedir. Aksine, bu, ‘ön gerilme’ ve enerji depolanmasının daha sonra serbest bırakılmasına imkan vermek için çekirdek fasyal tabakaları gevşetiyor olabilir. Golfçüler ve dövüş sanatçıları uygun gövde rotasyonundaki gücü biliyorlar. Bölüm 8’de açıklandığı gibi, eklemlerin etrafındaki dokuların hareketliliğinde belirgin farklılıklar vardır; bazı insanlar diğerlerinden daha esnek olur. Bununla birlikte, esneklik her zaman tekdüze bir işlev değildir ve zeki klinisyen esnek dirsekleri ve sıkı hamistringleri olan hastaları bulacaktır ve bunun tersi de geçerlidir. Gerçekten de, bazı sıkı ve diğer gevşek eklemlerle karakterize bazı nadir kas hastalıkları vardır. Vücudun belirli bölümlerinde açıklığı artırmak için germe teması, bir görevi uygulamanın bu görevin performansına hazırlanmanın en iyi yolu olduğunu gördüğümüz Bölüm 9’da devam ediyor. Fasyal dokuların aktiviteler sırasında salıverilmek için enerji depoladığı fikrine geri dönersek, bu dokuların enerji emici özelliklerinin değiştirildiği noktaya kadar gerilmesinin, enerji salınımının azalmasına ve ardından performansın düşmesine neden olacağı mantıklı bir sonuca vardık. İnsanlarda kas, tendon ve fasya arasındaki mekanik etkileşimler binlerce yıldan uzun bir süredir geniş aktivitelere uyum sağlayabilmemize imkan vermiştir. Bunları istenen son görevden farklı olan, adaptasyonu belirli egzersizler ve aktivitelerle yönlendirebilmek için anlamaya yeni başlıyoruz. İskelet kası, hipertrofi ve diğer adaptasyonlarla yüklenmeye açıkça tepki verir ve bu da kuvvet üretme kapasitesini arttırır. Bölüm 5, bu kavramı bağ dokusuna taşır ve adaptasyon ya da aşırı yükleme patolojisi bağlamında yüklemeyi araştırır. Bazı meslekler için, belirli iş / dinlenme döngüleri, tolere edilmiş veya fonksiyonel kayıplara yol açan olarak tanımlanabilir. Yine, görev özgünlüğü çok önemlidir. Yetişkin tendonlar, tamir edilecek yara iyileşmesi olmadıkça, yetişkinlerde çok az değişiklik veya yeniden şekillenme gösterir. Bununla birlikte, bunu değerlendirmeye almak için, her iki günde bir bağ dokusu devri, bir kası yakındaki arteriyole bağlayan küçük liflerde bulunur, bu da nitrik oksit reseptörlerini çeker ve kasılan kasa kan akışını arttırır. Fasyal fizyoloji ve biyokimyayla ilgili ilave konular, bir sonraki bölümde sunulan geniş klinik uygulama yelpazesinin temelini anlamak için dikkate alınması gereken çok çeşitli faktörlerin verildiği Bölüm 3’te sunulmaktadır. Bazı faktörler fasyaya özgüdür. Deformasyon sertliği gibi diğerleri, binlerce yıldır bakır, çelik ve diğer metallerle kullanılan plastik deformasyonla sertleşmenin genel özellikleridir. Bölüm 2’deki her bir kısım, daha büyük veya daha küçük ölçüde, bu faaliyetlerin altında yatan temel fizyolojilerin bazılarına atıfta bulunmaktadır. Bölüm 1 ve 2 arasında alternatif bir çalışma yaparak, okuyucu burada sunulan spesifik olanların ötesine uzanacak potansiyel olarak faydalı tedavileri analiz etmek için bir kolaylık geliştirecektir. Okuyucunun, daha fazla çalışmak için hangi rekabet sistemine karar vereceğine, hastalarını ve müşterilerini kendi klinik yaklaşımlarına tamamen mi yoksa kısmen mi dahil edeceğine karar vermesine yardımcı olması belki de bu kitabın en yararlı katkısıdır. Belki de en önemlisi, bu kişiler belirli hastalar için hangi belirli yaklaşımların işe yarayacağını tespit etmeye başlayacaklar. Bölüm 25, tedavinin başlamasına rehberlik etmek ve ilerlemeyi izlemek için kanıt toplanmasına yardımcı olmak amacıyla klinik muayene sırasında değerlendirme için araçlar ve teknikler sunmaktadır. Bu kitabın birçok disiplinden gelen klinisyenlerin kütüphanesi için klişe hale gelmiş ve sayfa uçları kıvrılmış bir ilave olmasını umuyorum.