Umûr-i âmme, felsefede metafiziğin zorunlu ve mümkünmevcutlar arasında ortak ve genel olan ontolojik meselelerinin incelendiği giriş bölümüdür. Genel şeyler, genel bahisler, genel konular ve genel durumlar şeklinde değişik terkiplerle tercüme edilen umûr-i âmme, aslında “el-umûru’l-âmme” )مةّ العا األمور)ibaresinin Osmanlıca terkibe dönüştürülmüş halidir. Başlangıçta felsefeye ait bir bahis olan umûr-i âmme, mütekaddimîn döneminin sonlarından itibaren başlayan bir süreç içinde müteahhirîn kelâm döneminin ayırıcı özelliklerinden biri olarak kelâm araştırmalarına da dâhil olmuştur.Felsefî kelâm olarak da adlandırılan müteahhirîn kelâm döneminde mütekaddimîn kelâmının iknaî yöntemleri geri plana itilerek burhanî yöntem öne çıkarılmış, tahkik tarzı araştırma yapılmış, orta dönem mütekaddimîn müelliflerinin de eserlerinde yer verdiği mukaddimât bölümü mantıkla güçlendirilmiş ve özellikle de metafiziğin varlık ve yokluk, mahiyet, birlik ve çokluk, zorunluluk, imkân ve imkânsızlık, hudûs ve kıdem, illetve malûlden ibaret olan umûr-i âmme bahisleri iktibas edilerek kelâmın temeli sağlamlaştırılmıştır.Türkiye’de çeşitli yönlerden yapılacak umûr-i âmme araştırmasına duyulan ihtiyaç varlığını henüz devam ettirmektedir. Bununla birlikte bazı yüksek lisans ve doktora tezlerinde kimi filozof ve kelâmcıların varlık, mahiyet, zorunluluk, imkân, imkânsızlık ve illiyet gibi umûr-i âmme meselelerinden biri veya birkaçı hakkındaki görüşlerinin araştırıldığını görmekteyiz. Bu konudaki en kapsamlı çalışmanın Arıcı tarafından Fahreddin Râzî Sonrası Metafizik Düşünce: Kâtibî Örneği adıyla kitaplaşmış doktora teziyle ortaya konmuş olduğunu söyleyebiliriz. Bu çalışma, umûr-i âmme kavramsallaştırmasının tarihini, önemli temsilcilerini ve nasıl geliştiğini ele almıştır. Fakat Arıcı’nın araştırması umûr-i âmmenin felsefedeki seyrini incelemeye hasredilmiş ve çalışmanın kapsamlılığı sebebiyle ilgili konu sınırlı düzeyde incelenmiş bulunmaktadır. Bu manada anılmaya değer bir diğer araştırmanın İbiş tarafından kaleme alınan Kelâm ve Metafizik İlişkisi -Cürcânî Örneği- adlı kitap çalışması olduğunu söyleyebiliriz. Aslında kelâmın metafizikleşme iddiasına odaklanmış bir çalışma olan bu eserde “Genel Durumlar (Ontoloji Bahisleri)” başlığıyla ele alınan umûr-i âmme meselesi özellikle Cürcânî’nin (ö. 816/1413) eserleri çerçevesinde sınırlı olarak ortaya konmuştur. Mesela böyle bir başlık altında ontolojinin en temel kavramı olan varlık kavramına doğrudan bir alt başlık açılmaması ve Cürcânî’nin en azından zorunluluk, imkân ve imkânsızlık başlığı altında yer verdiği hudûs ve kıdem meselesine hiç değinilmemesi yazarın bu bahsi bizim düşündüğümüz gibi planlamadığı şeklinde yorumlanmaya açık durmaktadır. Felsefî kelâm ve umûr-i âmme incelemesini amaçlamamış olsa da kıdem-hudûs ve illet-malûldışındaki dört ontolojik bahsi “varlık” başlığı altında mütekellim Tûsî (ö. 672/1274) ve şârihleri perspektifinden ele almış birçalışmanın Şirinov’a ait Nasîruddin Tûsî’de Varlık ve Uluhiyet adlı doktora tezi olduğunu söylemek mümkündür. Tekin tarafından yapılan Tûsî’nin Tecridü’l-İtikad’ı ve Şerhlerinde Varlık ve Mahiyet adlı doktora tezi de kıdem-hudûs ve illet-malûlmaddeleri hariç diğer dört ontolojik meseleyi yine Tûsî’nin Tecrîd’i ve belli başlı şerhleri üzerinden incelemesi bakımından kapsamlı bir umûr-i âmme araştırması olmamakla birlikte belirlenen konular çerçevesinde yapılmış bir çalışma olarak bilimsel değer taşımaktadır. Aynı şekilde Shihadeh, Şirinov, Türker, Arıcı, Altaş, Alper ve Aydın gibi araştırmacılara ait bazı makaleler de ya belli bir meseleyi incelemesi ya da müteahhirîn kelâmının karakteristiğini ortaya koyması bakımından oldukça değerli araştırmalar olarak anılmayı hak etmektedir. Bütün bu araştırmalar, neticede alana bir katkı sağlaması açısından önemli olsa da bizim “Felsefî Kelâmda Umûr-i Âmme” başlığı altında spesifik olarak araştırdığımız meseleyi bütün yönleriyle kapsamak ve incelemekten uzak bulunmaktadırlar. Bilhassa kelâm alanında felsefe ile kelâmın buluştuğu noktaları önceleyecek araştırmalara duyulan ihtiyaç hâlâ devam etmektedir. Böyle bir çalışmayı yapmakla hem filozofların kelâma katkılarını hem de müteahhirîn dönemi kelâmcılarının ke-Ön Söz │ 11lâm araştırmalarına nasıl bir ivme kazandırdıklarını tespit etmiş olacağız. Bu çalışmayla aynı zamanda kelâm, felsefe, mantık, tasavvuf ve fıkıh gibi Müslüman âlim ve düşünürler tarafından araştırma yapılan disiplinlerin birbirini nasıl etkilediğini, sorunlu bir tabir olmakla birlikte özgün bir “İslâm düşüncesi” kurma idealinde nasıl bir misyon üstlendiklerini ve iş bölümü yaptıklarını da görmeye çalışacağız. Biz bu çalışmaya, Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) zeminini hazırladığı, Fahreddin Râzî’nin felsefe ile kelâmı mezcederek kuruluşunu sağladığı ve Tûsî’nin Tecrîd kitabında burhan metodunu sıkı bir şekilde uygulamak ve umûr-i âmme bahislerine ilk defa bu isim altında yer vermek suretiyle geliştirdiği felsefî kelâmın teşekkül sürecini ortaya koyarak başlamanın daha yararlı olacağını düşündük. Bu nedenle süreci Cüveynî’nin yöntem eleştirileriyle başlatmak ve Tûsî sonrası dönemde bu tarz kelâm araştırmaları yapan âlim ve düşünürlerin çalışmalarına değinmek istiyoruz. Felsefî kelâmın teşekkül sürecini konu alan giriş bölümünü umûr-i âmmenin kelâm ilmine girişi ve umûr-i âmme incelemesinin kelâm ilmi açısından önemini inceleyen birinci bölüm takip etmektedir. “Umûr-i Âmme: Ontolojik Meseleler” başlıklı ikinci bölümü altı ana başlık altında düzenledik. Birinci başlıkta varlık ve yokluk meselesini, ikinci başlıkta mahiyet meselesini, üçüncü başlıkta birlik ve çokluk meselesini, dördüncü başlıkta zorunluluk, imkân ve imkânsızlık meselesini, beşinci başlıkta kıdem ve hudus meselesini, altıncı başlıkta illet ve malul meselesini inceleyeceğiz. Tûsî’nin üç fasıl altında ele aldığı altı ontolojik bahis Îcî (ö. 756/1355) ve Cürcânî (ö. 816/1413) tarafından beş başlık altında incelenmiştir. Bu düşünürler hudûs ve kıdemi aralarındaki bağlantıyı dikkate alarak zorunluluk, imkân ve imkânsızlık başlığı altında mütalaa etmişlerdir. Altı bahsin farklı bir tasnifle ayrı ayrı ele alındığı ilk esergörebildiğimiz kadarıyla Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) Şerhu’lMakâsıd’ıdır. Biz de bu çalışmayı esas alarak ontolojik meseleleri altı madde halinde incelemeye karar verdik. Umûr-i âmme konularını incelemede Tecrîdü’l-itikâd ve şerhlerini esas alacağız, ama gerektikçe Tûsî’nin Telhîsu’l-muhassal ve Fusûl gibi diğer kelâm kitaplarına ve felsefî kelâmın Râzî ve Cürcânî gibi diğer önemli temsilcilerinin ilgili eserlerine de başvuracağız. Çok sayıda mütekellimin eser verdiği bu geniş müteahhirîn kelâm dönemini tüm mümessilleriyle araştırmanın çalışmamızı nicelik fazlalığı içinde ağırlaştıracağını ve tespit yapmamızı zorlaştıracağını düşünerek araştırma alanımızı ileri gelen filozof kelâmcılardan Râzî, Âmidî, Tûsî, Hıllî, Îcî, Teftâzânî, Ali Kuşçu, Cürcânî, İsfahânî ve Lâhicî ile sınırladık. Girişte felsefî kelâm ya da müteahhirîn dönemi kelâmının teşekkül ve gelişimine yer verecek olsak da konumuzu umûr-i âmme ile sınırladık. Umûr-i âmme bahislerini kelâmcılardan önce filozofların tertip edip incelemiş olmaları hasebiyle bazı filozofların bu kavramsallaştırmadaki katkılarına değinmeden geçemeyeceğiz. Bu manada İbn Sînâ, Behmenyar, Gazzâlî, Urmevî, Ebherî (ö. 663/1265 [?]) ve Kâtibî’nin bu meseleyle ilgili felsefî düzeyde ne gibi katkılar sağladıklarına da değineceğiz. Biz bu çalışmada felsefî kelâmı bir bütün olarak değerlendirmek istediğimiz için mezhebî aidiyetleri öne çıkarmadık. Tûsî’nin İmamiye Şiasına mensup olması onun Sünnî kelâmcıların da referansı olacak eserler vermesini engellemediği için itikadî mezhep aidiyetlerine bağlı bir araştırma yaparak İslâm kelâmındaki değişim ve gelişimi bütün olarak görme ve değerlendirme yolunda kendi önümüze setler örmenin fayda sağlamayacağını düşünüyoruz. Ehl-i Sünnet, Mutezile ve Şia’sıyla İslâm kelâm tarihini geçişkenlik ve etkileşimleriyle birlikte ele almanın gerçeği objektif olarak keşfetmemiz açısından daha doğru olduğunu mülahaza ediyoruz.Bu çalışmanın hazırlanmasında öneri, eleştiri, tartışma ve tashih şeklinde katkıda bulunan hocalarıma ve arkadaşlarıma teşekkür ederim.