Sinema sözcüğü sinematografi kelimesinin kısaltılmış şeklidir. Lumiéere Kardeşler 1895’te kendi buluşları olan aygıta bu ismi vermişlerdir. Sinematograf, Yunanca devinim anlamına gelen kinema ile yazmak anlamına gelen graphien sözcüklerinin birleştirtilmesiyle türetilmiş bir kelimedir. ABD’deki kullanımı ise moving picture (hareketli-devinimli resim) sözcüğünden türeyen movie’dir. İlk ortaya çıktığı dönemde yalnızca hareket eden siyah-beyaz görselleri yansıtan bu makine, daha sonra teknolojinin gelişmesiyle renge ve sese sahip olarak hem görsel hem de işitsel yapıya ulaşır. Sinematograf makinesi, aslında Edison’un geliştirdiği kineteskop adlı makineye dayanır. Bu makinenin pazara sürümü 1894’te New York’ta gerçekleşir. Kısa zamanda yüzlerce satılan makine, yalnızca bir kişinin görüntüleri izlemesine olanak tanıdığından toplu gösterim açısından kullanışlı değildir. Makinede gösterilen birkaç saniye uzunluğundaki filmler genellikle boks maçlarına, dönemin moda danslarına ve günlük hayata dair görüntülere aittir. Bir öyküye dayalı öncü filmler Avrupa’da çekilmeye başlar. Georges Melies, Charles Pathe, Ferdinand Zecca, öykülü film çeken ilk ünlü yönetmenlerdendir. 1900 yılında Çin’de gerçekleşen Boxer Ayaklanması’ndan esinlenilerek çekilen film, sinema tarihi açısından bir dönüm noktası olur. Bunu 1901’de Kauçuk Başlı Adam, 1902’de Ay’a Seyahat yapımları takip eder. 1903’de çekilen Büyük Tren Soygunu, yaklaşık iki yüz kırk dört metre uzunluğuyla filmlerin daha uzun süreli yapılabileceğini gösterir. Öykülü filmlerin büyük ilgi görmesi, Avrupa’da ve ABD’de sinema salonlarının ortaya çıkmasına önayak olur. Bu aslında 20. yüzyıla damgasını vuracak olan film endüstrisinin kararlı ayak sesleridir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmaya başlayan film şirketleri halkın dikkatini çekecek filmler üretmeyi hedeflerler. Bunun için halkın ilgisini görmüş hazır materyallerden, yani sözlü gelenekten, edebiyattan ve tarihten yararlanırlar. Özellikle roman gibi uzun soluklu anlatıların birkaç dakikalık filmlerde hikâye edilmesi işi sıkıntılıdır. Çünkü sinema sektörü henüz uzun metrajlı filmler yapabilecek bir teknolojiye sahip değildir. Karşılaşılan bu tür sıkıntılar senaryo yazarlığı vb. yeni sektörlerin ortaya çıkmasına vesile olur. Teknoloji geliştikçe daha uzun filmler çekilmeye başlar. Örneğin Jules Verne’nin Denizler Altında 20000 Fersah (1916)’ı ve Esrarlı Ada (1916)’sı uzun metrajlarla sinemaya uyarlanır. Epik film çekme arzusu yönetmenleri film efektleri ve sahne sanatları hususunda arayışlara sevk eder. İçine girdikleri arayışlar yönetmenleri sinema tarihine geçecek ve daha sonraki dönemlerde kullanılacak tekniklerin atası sayılacak yöntemler geliştirmeye zorlar. On Emir, Ben Hur gibi Hristiyan tarihini konu edinen filmlerdeki gerçekçi savaş sahneleri söz konusu arayışların birer ürünüdür. Romalı bir kahramanın destansı hikâyesini konu edinen Cabiria (1914), Amerikan iç savaşının sonucu olarak yükselen Ku Klux Klan’ı konu alan Bir Ulusun Doğuşu (1915) filmleri de sinemanın ilk yıllarında konu bakımından neleri seçtiğini açıkça gösterir niteliktedir. 1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı, Avrupa sinemasını durma noktasına getirirken ABD sinemasının dünya piyasasına hâkim olmasına neden olur ki İkinci Dünya Savaşı, bu hâkimiyetin yerini sağlamlaştırır. 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde Avrupa, Amerika’nın sinemayı denetim altında tutmasının, sürekli ABD halkının yaşam ve çalışma tarzının propagandasını yapmasının olumsuz etkileriyle karşılaşır. Bu hoşnutsuzluk yalnızca Avrupa ülkeleri için değil, Asya, Afrika ve Avusturalya ülkelerinde de vardır. Sinema o kadar etkili bir iletişim aracı hâline gelmiştir ki birçok ülke, yavaş yavaş Amerikan filmleri aracılığıyla Amerikanlaşma tehlikesiyle yüz yüze geldiği vehmine kapılır. İngiltere, Fransa ve Almanya bunun önüne geçebilmek için Amerikan filmlerine kota uygulamaya başlar. Sinemanın halkın günlük yaşamına girmesiyle birlikte alışkanlıklar da değişir. Radyonun ve televizyonun olmadığı veya hiç değilse evlere kadar girmediği döneme kadar canlı bir şekilde her evin mutfağında, oturma odasında veya bir araya gelinen diğer mekânlarda devam eden sözlü gelenek, sinemanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş terk edilir. İnsanlar artık seyrettikleri filmleri birbirleriyle analiz etmeyi ciddi bir eylem olarak görürler. Hatta bu konuşmalar, sinemadan çıktıktan sonra izlenen filmin etkisiyle eve, otomobile veya toplu taşıma araçlarının bulunduğu durağa kadar süren ayaküstü sohbetler olmaktan çıkarak evlerde, iş yerlerinde, okullarda uzun uzadıya devam eden, eleştiriler içeren, ateşli tartışmalara yol açan formlara bürünürler. Böylece sinema eleştirisi ciddi bir sektörün daha oluşmasına önayak olur. Sinema yapımcılarının, yönetmenlerin, oyuncuların gözleri seyircinin yanı sıra işi seyretmek olan sinema eleştirmenlerine yönelir. Çocukların sokaklarda oynadıkları oyunlar bile filmlere göre şekillenir. Söz gelimi Anadolu’nun ücra bir köşesinde yaşayan çocuklar oyun evrenlerinde kovboyculuk oynamaya, Kızılderililerle savaşmaya başlarlar. Dünya genelinde seyredilen Amerikan filmleri o kadar ilgiyle karşılanır ki seyirciler filmi seyretmekle yetinmeyerek, filmin arka planında olup bitenleri de öğrenmek isterler. Böylece magazin sektörü de bu süreçte çarkın dişlileri arasında kendine yer edinir. Yıldızların hayat hikâyeleri, günlük yaşamları, sansasyonları, yeri gelir, rol aldıkları filmlerin önüne geçer. Sinemanın, dünya çapında etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı yıllarda, Osmanlı topraklarına da çok gecikmeden, nerdeyse aynı dönemde, girdiği görülür. Bu yeni sanatın gücünü hemen algılayan yönetim, sinemayı bir propaganda, eğitim ve belgeleme aracı olarak kullanmaya başlar. Ordu bünyesinde Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin kurulması, Malul Gaziler Derneği’nin sinema teçhizatı edinip filmler çekerek derneğe gelir sağlaması, fotoğrafçı Necati Bey’in Çanakkale Savaşı’nı çekmesi için cepheye gönderilmesi, sinemacı Sigmund Weinberg ile fotoğrafçı İbrahim Ferid Bey’in Avrupa’daki cepheleri kaydetmeleri için vazifelendirilmeleri, yine Necati Bey’in okullarda gösterilecek tarih ve coğrafya derslerinde kullanılması amacıyla Anadolu’da çekimler yapması için görevlendirilmesi bu konuda verilebilecek birkaç örnektir. Tarihsel süreçte edebî eserler, tarihî olaylar ve sözlü geleneğe ait verimlerden bir döneme kadar yararlanan sinema sektörü, gerek kendi içinde gelişen, gerekse diğer sanat dallarında filizlenen akımların etkisiyle farklı konulara da yönelir. Bilhassa toplumcu gerçekçi ideolojinin tesiriyle hayatın içinden konuların filmlerde ele alınmaya başlaması, sinemayı daha fonksiyonel bir tür hâline dönüştürür. Yazınsal ve sözel kültürü barındırması sebebiyle zaten bir kültür taşıyıcısı ve aktarıcısı konumunda olan sinema,durağa kadar süren ayaküstü sohbetler olmaktan çıkarak evlerde, iş yerlerinde, okullarda uzun uzadıya devam eden, eleştiriler içeren, ateşli tartışmalara yol açan formlara bürünürler. Böylece sinema eleştirisi ciddi bir sektörün daha oluşmasına önayak olur. Sinema yapımcılarının, yönetmenlerin, oyuncuların gözleri seyircinin yanı sıra işi seyretmek olan sinema eleştirmenlerine yönelir. Çocukların sokaklarda oynadıkları oyunlar bile filmlere göre şekillenir. Söz gelimi Anadolu’nun ücra bir köşesinde yaşayan çocuklar oyun evrenlerinde kovboyculuk oynamaya, Kızılderililerle savaşmaya başlarlar. Dünya genelinde seyredilen Amerikan filmleri o kadar ilgiyle karşılanır ki seyirciler filmi seyretmekle yetinmeyerek, filmin arka planında olup bitenleri de öğrenmek isterler. Böylece magazin sektörü de bu süreçte çarkın dişlileri arasında kendine yer edinir. Yıldızların hayat hikâyeleri, günlük yaşamları, sansasyonları, yeri gelir, rol aldıkları filmlerin önüne geçer. Sinemanın, dünya çapında etkin bir şekilde kullanılmaya başladığı yıllarda, Osmanlı topraklarına da çok gecikmeden, nerdeyse aynı dönemde, girdiği görülür. Bu yeni sanatın gücünü hemen algılayan yönetim, sinemayı bir propaganda, eğitim ve belgeleme aracı olarak kullanmaya başlar. Ordu bünyesinde Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin kurulması, Malul Gaziler Derneği’nin sinema teçhizatı edinip filmler çekerek derneğe gelir sağlaması, fotoğrafçı Necati Bey’in Çanakkale Savaşı’nı çekmesi için cepheye gönderilmesi, sinemacı Sigmund Weinberg ile fotoğrafçı İbrahim Ferid Bey’in Avrupa’daki cepheleri kaydetmeleri için vazifelendirilmeleri, yine Necati Bey’in okullarda gösterilecek tarih ve coğrafya derslerinde kullanılması amacıyla Anadolu’da çekimler yapması için görevlendirilmesi bu konuda verilebilecek birkaç örnektir. Tarihsel süreçte edebî eserler, tarihî olaylar ve sözlü geleneğe ait verimlerden bir döneme kadar yararlanan sinema sektörü, gerek kendi içinde gelişen, gerekse diğer sanat dallarında filizlenen akımların etkisiyle farklı konulara da yönelir. Bilhassa toplumcu gerçekçi ideolojinin tesiriyle hayatın içinden konuların filmlerde ele alınmaya başlaması, sinemayı daha fonksiyonel bir tür hâline dönüştürür. Yazınsal ve sözel kültürü barındırması sebebiyle zaten bir kültür taşıyıcısı ve aktarıcısı konumunda olan sinema,raklarına girişi ve bu tarihten itibaren meydana gelen gelişmeler yine örnekler eşliğinde kronolojik bir şekilde gözler önüne serilerek Türkiye’deki ilk kurgu yapımlardan bahsedilmiştir. Folklorla ilgili bir çalışmada sinema tarihiyle ilgili bu tür ayrıntılara girilerek okurun bir kültürel aktarıcı olan sinemanın geçirdiği süreçleri gözlemleyebilmesi hedeflenmiştir. Nitekim bu çalışma disiplinlerarası bir niteliğe sahip olduğu için sinema konusuyla ilgili ilk defa okuma yapacak okur da düşünülerek dünyada ve Türkiye’de sinemanın gelişimine yer verilmiştir. Folklor ve Sinema başlıklı birinci bölümde; öncelikle folklorun ne olduğu ve inceleme alanları hakkında bilgi verilmiş, bu bilgiler ışığında folklorun sinemayla ilişkisi irdelenmiştir. Folklor Merkezli Sinema Yaklaşımı başlığına sahip ikinci bölümde; folklorun odağa alındığı sinema incelemelerinde sinemanın hangi unsurlarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiş, incelenecek sinema unsurunun belirlenmesinden sonra bu unsura hangi ölçütlerle yaklaşılabileceği ve folklor kadrolarının bu sürece nasıl dâhil edileceği açıklanmıştır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu üç ölçüt tablo hâlinde gösterilmiştir. Bölümün birinci alt başlığında görüntü merkezli yaklaşım konusu ele alınmış, seçilen örnek filmler eşliğinde çözümlemeler yapılmıştır. Bu bölümde bilhassa eski filmler seçilerek, üzerinden zaman geçmiş filmlerin birer belge niteliğine sahip oldukları savı ispat edilmeye çalışılmıştır. Yaklaşım gereği filmlerden alınan görüntüler eşliğinde açıklamalar yapılarak sinemanın asıl dinamiği olan gösterimin önemine dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Seçilen filmler, herkesin ulaşabileceği bir video platformu olan Youtube’den alınmıştır. Böylece okuyucunun inceleme sırasında istediği filme kolaylıkla erişebilmesine olanak tanınmıştır. Söz buradan açılmışken Türk f ilm şirketlerinin kendi yapımlarını restore ederek veya olduğu gibi Youtube’de paylaşmalarının önemli bir kültür hizmeti olduğunu da belirtmek gerekir. Çalışmada bahsi geçen filmlerin künyeleriyle ilgili bilgiler, filmlerin başlangıç jeneriklerinden elde edilmiş, ayrıca konuyla ilgili olarak internetteki Türk Sineması Araştırmaları ve Internet Movie Database (IMDb) sitelerinden, Agâh Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü ile Türker İnanoğlu’nun 5555 Afişle Türk Sineması kitaplarından yararlanılmıştır. Bölümün ses merkezli yaklaşım adlı ikinci alt başlığında ağırlıklı olarak filmlerdeki geleneksel müziğin izi sürülmüş, bunun yanında sesle ilgili diğer kültürel unsurlara değinilmiştir. Çalışmada sözü geçen müzikler ve türkülerle ilgili bilgiler ise internetteki Repertuar Türküleri Külliyatı ve Discogs sitelerinden, TRT Türk Halk Müziği Repertuar Kitabı’ndan ve konuyla ilgili kaynakçada gösterilen kitaplardan alınmıştır. Bölümün üçüncü ve son alt başlığında ise halk anlatılarından hareketle çekilen filmler üzerinde durulmuş, bu hususta uyarlama ve esinlenme yoluyla çekilen filmler, Türk sinemasından yapılan seçkiler eşliğinde incelenmiştir. Kitapta internet sitelerine yapılan referanslar, linklerin metin içinde çirkin bir görüntü oluşturacağı kaygısıyla, kullanım sıralarına göre URL nitelemesinin yanına getirilen sıra numaralarıyla gösterilmiş, bunların linkleri İnternet Kaynakçası alt başlığında Kaynakça bölümünde verilmiştir. Ayrıca çalışmada belli başlı yönleriyle üzerlerinde durulan filmlerin künyeleri de yine Kaynakça bölümünde yer alan Film Künyeleri alt başlığında dikkatlere sunulmuştur. Görüntü alınan filmlerin linkleri ise Film Kaynakçası’ndan sonra Görüntü Alınan Filmlerin URL’leri alt başlığı altında sıralanmıştır. Diğer taraftan çalışmada yalnızca adı geçen herhangi bir şekilde ele alınmayan filmlerin künyelerine yer verilmemiştir. Çalışmanın Dizin bölümünde ise film, kişi, tip ve eser adları gösterilmiştir. Bu çalışma sırasında, sürekli görüş ve önerilerine başvurduğum hocalarım Prof. Dr. Dilaver DÜZGÜN ve Prof. Dr. Gülhan ATNUR’a; çalışmanın tashihinde emeği geçen ve devamlı fikir teatisinde bulunduğum dostlarım Doç. Dr. Ahmet TOPAL, Doç. Dr. Servet TİKEN ve Dr. Öğretim Üyesi Gürol PEHLİVAN’a; çalışmanın kitap hâline dönüşerek okuyucusuyla buluşmasını sağlayan başta Göktürk Ömer ÇAKIR Bey olmak üzere, Ötüken Neşriyat çalışanlarına şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca çalışma sürecinde bir hayli ihmal ettiğim eşim Fatmagül’e; çocuklarım Konuralp, Güvenalp, Zeynep ve Elif’e; babam Yaşar GÜVENÇ ve annem Havva GÜVENÇ’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Son olarak, lisans ve lisansüstü eğitimim boyunca engin bilgisi ve ileri görüşlülüğüyle her daim yolumu aydınlatan değerli hocam Prof. Dr. Bilge SEYİDOĞLU’nu rahmetle ve özlemle anıyorum.