Son yıllarda dünyanın gündemi, merkezî bölgelere yakın ülkelerdeki silahlı çatışmalar, iç savaşlar ve savaşlar ile belirlenmiştir. Bu anlamda, çatışmaların ve belirsizliğin hâkim olduğu dünyada göç olgusu da değişimin merkezinde önemli bir yer edinmektedir. Sadece coğrafi bir değişim değil, aynı zamanda kültürel, sosyal ve ekonomik bir dönüşümü de beraberinde getiren göçü anlamak için multidisipliner bir perspektif kaçınılmazdır. Göç ve Metodoloji, bu yöndeki ihtiyaca hitap eden bir çalışma olarak, konuya ilgi duyanlar için özellikle kalitatif perspektiften değerlendirmeler sunuyor.
Göç hem karmaşık hem de çok boyutlu bir olgu. Tarihsel olarak bakıldığında çok yaygın olduğuna şüphe yok; ancak çağdaş göçler ve özellikle sığınmacı akınları, dünya nüfusu içinde çok küçük bir azınlığı temsil etmektedir. Bu ender olma hâli, konunun medya ve siyaset alanlarında daha da popüler olmasına yol açmaktadır. Karmaşık ve çok boyutlu olmaktan kaynaklı anlaşılması da görece zor olan böyle bir konu popülerleşince, onunla ilgili açıklamalar da basitleşiyor ve ön yargılarla örülü sağlıksız anlayışlar yaygınlaşabiliyor. Bu bağlamda, ciddi göç araştırmalarına ve bu alandaki düşünsel üretime olan gereksinim her zamankinden daha fazla.
Göç, sadece bireylerin bir yerden başka bir yere hareket etmesi anlamına gelmemektedir; aynı zamanda kültürler arası etkileşimleri, ekonomik yapıları ve toplumsal dinamikleri de etkilemekte ve bunlardan etkilenmektedir. Göç bir süreç olmanın yanında, onunla ilgili pek çok süreç ile de sürekli etkileşim hâlinde dinamik bir olgudur. Göç ve metodoloji konularında farklı perspektiflerden bakabilmek ve bu çerçevede araştırmalar yapabilmek, geniş bir bakış için gereklidir.
Bu kitabın açılış bölümünde de olduğu gibi alanda ciddi çalışmalar yapabilmek için kuramsal çerçeve de önemlidir. Bu bağlamda geniş kapsamlı araştırmalara ve kuramsallaştırmalara konu olan karmaşık ve çok yönlü bir süreç olan göçü, oldukça yıpranmış ve tekrarlanan modellerle eleştirel olmadan incelemek doğru olmayacaktır. Hâkim olan ana akım göç teorileri ve modelleri, göç desenlerini anlama konusunda önemli katkılarda bulunmakla birlikte, genellikle göç deneyiminin inceliklerini ve nüanslarını yakalamada eksik kalmaktadır.
Uzun yıllardır birlikte çalıştığım meslektaşım Jeffrey Cohen ile birlikte yaptığımız pek çok çalışmada bu eleştirileri işleyerek, özellikle eşitsizliklerin, çatışmaların ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan güvensizlik algılarının göçü belirleyen ve o sürece şekil veren en önemli dinamik faktör olduğunu vurguladık. Bu yönde daha sonra yapılan çeşitli çalışmalarda, Türkiye akademisinden de arkadaşlarımız katkıda bulunup örnek çalışmalar sundular. Irene Tuzi, Guita Hourani, Pınar Yazgan, Deniz Eroğlu Utku, İnci Aksu Kargın, Tuncay Bilecen, Ali Tilbe, Fethiye Tilbe ve Murat Yüceşahin gibi araştırmacıların göç kültürleri ve çatışma modelini uygulayan çalışmaları bunlar arasındadır.
Göç süreçlerinin dinamik doğasını anlayabilmek için savaşlardan, ırkçılık ve ayrımcılığa, aile içi gerilimlerden toplumsal cinsiyet meselesine kadar pek çok alanda gözlemleyebildiğimiz güvensizlik algılarının anlaşılması gereklidir. Ana akım göç teorileri, neoklasik ekonomi, dünya sistemleri teorisi ve birikimli nedensellik teorisi de dahil olmak üzere geleneksel olarak göçün ana itici faktörleri olarak ekonomik faktörlere odaklanmıştır. Örneğin, neoklasik ekonomi, bireylerin daha iyi ekonomik fırsatlar arayışında göç ettiğini, daha yüksek ücretler ve iyileştirilmiş yaşam koşulları aradığını öne sürer. Dünya sistemleri teorisi ise bu perspektifi genişleterek göç desenlerini şekillendiren küresel ekonomik yapıların rolünü vurgular. Bu teoriler değerli perspektifler sunsa da, göçü etkileyen faktörlerin karmaşık etkileşimini sıklıkla basitleştirirler. Aynı zamanda pek çoğu neoliberal bir çerçeveden hem bireye hem de destinasyona vurgu yaparak insan hareketliliğinin tarih boyunca öncelikle bulunulan yerde karşılaşılan güçlükler, çatışmalar ve rahatsızlıklardan kaynaklandığını perdelerler.
Daha geleneksel yaklaşımlarda, göç kararlarını şekillendiren sosyokültürel faktörlerin önemi de sümen altı olur. Özellikle kalitatif yaklaşımlarla yapılan pek çok çalışma bu eksikliği tamamlamış ve kültürel ve sosyal bağların, aile ilişkilerinin ve kimlik düşüncelerinin göç kararında kritik roller oynadığını ortaya koymuşlardır.
Göç ve göç etme mekanizmaları arasında sıkışmadan hem birey ve hanehalkı hem de toplumsal, ulusal, bölgesel ve ulusötesi düzeydeki güç ilişkilerinin de coğrafyalar ve gruplar arasındaki ekonomik ve siyasi uçurumların da göç sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebileceğini vurgulamak önemlidir. Düşük veya yüksek yoğunluklu gerilimler göç kararlarında etkilidir.
Göç çalışmaları, basitleştirici çerçevelerin ötesine geçebilir ve göç dinamiklerinin daha doğru anlaşılmasına katkıda bulunabilir. İtme-çekme (push-pull) modeli, göç desenlerini etkileyen faktörleri açıklamak için göç literatüründe baskın bir çerçeve olarak basitleştirici yazının da baş tacı olmuştur. Model özü itibarıyla oldukça sofistike olmasına karşın, yaygın kullanımda maalesef bu derinliği görmek çoğu zaman mümkün değil.
Modelin en büyük avantajı anlaşılması ve benimsenmesi çok kolay basit ikili bir çerçeve sunmasıdır. Bu anlamda itme-çekme modeli, göçe karar verme sürecinin karmaşık ve çok yönlü doğasını itme ve çekme faktörlerinin ikili bir çerçevesine indirger. Bireylerin göç etme kararları ise, ekonomik, sosyal, politik ve çevresel düşünceleri de içeren bir dizi etkileşen faktörden beslenen dinamik bir örüntü sergiler.
Bu modelin statik yanı bu anlamda eleştirilmektedir. Göçü genellikle bireylerin olumsuz koşullar nedeniyle kökenlerinden çıkarıldığı ve algılanan fırsatlar nedeniyle bir hedefe çekildiği lineer bir süreç olarak sunar. Göç kararları, değişen koşullar ve bireyler ile çevreleri arasındaki sürekli etkileşimlerden etkilenir; itme-çekme modeli bunu yakalamada başarısız olur.
İtme-çekme modeli, göçmenlerin özne oluşunu ve öznel deneyimlerini genellikle göz ardı eder. Göç, yalnızca dış güçlere tepki değildir; bireyler kişisel hedefler, arzular ve algılar temelinde aktif olarak seçimler de yaparlar ve daha da önemlisi bu seçimlerini sürekli gözden geçirip farklı yönde kararlar da verebilirler. Dairesel göçler, geri dönüş göçleri ve en önemlisi göç etmeme davranışlarını anlamak için daha kapsamlı ve dinamik bakış açısına ihtiyaç vardır. Aynı zamanda ailenin ve yakın çevrenin rolü ve özellikle temerküzlü nedensellik modeli üzerinde geliştirilen göç kültürleri çağdaş nüfus hareketlerini anlamak için derinlikli imkânlar sunar. Ulusötesi yaklaşımlar da küreselleşen dünyada yerel ve bölgesel olanın da önemini vurgulamamıza imkân tanıyarak göç dinamiklerinde evrensellik yanında bölgesel, kültürel ve tarihsel bağlamlara bağlı olarak önemli ölçüde değişen göç desenlerine dikkat etmemizi sağlamaktadır.
Kuramsal ve yöntemsel tartışmaları gündeme getiren ve göç araştırmalarında disiplinlerarası bakış açılarını anlamamıza vesile olan bu kitap alan yazınının genişlemesi yönünde bir katkıdır. Etnomüzikoloji alan araştırmalarından feminist metodolojinin önemine, toplumsal cinsiyet perspektifinden polimedya ve dijital akrabalık konularına geniş bir yelpazede tartışmalar bu genişlemeye işaret ediyor.
Son olarak, bu çalışmanın ortaya çıkmasında editörler olarak Prof. Dr. Mehmet Ali Kirman ile Doç. Dr. İlbey Dölek’i ve bölüm yazarlarını bu çalışmaya verdikleri katkılardan dolayı tebrik ederim.