Bu çalışmamız; seneler öncesi yani Arap-İsrail savaşı (1960’lı) ve 1990’lı yıllardaki Bosna-Hersek’teki iç çatışmalar(katliamlar) neticesinde kaleme alınmıştı. O günlerden bugüne, maalesef, beklemede kaldı. Niçin beklemede kaldığını, açıkçası,ben de tam bilmiyorum. Herhalde sıra gelmedi, başka çalışmalar öne geçti, diyebilirim.Emekli olunca biraz geniş zaman bulmaya başladım. Ve beklemede olan çalışmalarımı ve hâtıralarımı değerlendirmeyi düşünebildim. Üstelik Filistin-İsrail çatışmalarının hâlâ sürdüğünü görmek, Irak ve Suriye’deki iç savaşlar, terör olaylarının değişik isimler altında, hatta İslâmî kılıflar altında, özellikle bu Müslüman ülkelerde taraftar buluyor olması, beni fazlasıyla üzmektedir. İslamiyeti, kafa kesme, adam öldürme diniymiş gibi dünyaya lansa etmeleri beni, bir müslüman olarak, çok tedirgin ediyor. Gençliğimize ve belki bu gruplara da biraz olsun, faydalı olabilir düşüncesiyle, seneler öncesi hazırlamış olduğum bu çalışmamı güncellemeye karar verdim. 8Diğer yayınlarımızda da, yeri geldikçe vurguladığım gibi, İslamiyet; isminden de rahatlıkla anlaşılacağı üzere barış dinidir, teröre ve iç harbe aslâ müsaade etmez, haksız yere bir adam öldüreni, bütün insanları öldürmüş gibi kabul eder. (el- Mâide: 32). Âhıretteki cezaları Cehennem’in dibi olduğu âyeti kerimede (enNisâ: 145) bildirilmesine rağmen Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam münâfıkların bile öldürülmesine müsaade etmemiştir: Muhammed, arkadaşlarını öldürtüyor, vb. diyerek, toplumda fitneçıkmasına sebep olunur, gerekçesiyle izah etmiştir. İslam Hukukunda da îdam cezası vardır, fakat bunu da ancak mahkemeler yapar, Kişilere aslâ adam öldürme yetkisi verilmemiştir. İslam Hukukunda kişi, kendisini mahkeme yerine koyamaz. İslamiyet harbe, o da savunma savaşına müsaade eder ki, bu kararı da ancak devlet verir ve uygular. Ayrıca savaşta bile eli silah tutmayanlara (kadınlara, yaşlılara, sakatlara, din adamlarına vb.) dokunulmaması emredilir. Bu gerçeğin çok iyi kavranılması ihtiyacını duyduğum için, beklemekte olan bu çalışmamın da, bu konuda bir nebze olsun, belki faydası olabilir ümidiyle yayınlamaya karar verdim. İnşâallah ümidimiz boşa çıkmaz. Şurasını tekrar açıklamakta yarar görüyorum: İslamiyetin üç yönü vardır: a)- Devlet yönü, b)- Toplum (âile)Yönü, c)- Kişisel yönü. Müslüman önce kendinden, sonra ailesinden (eş ve çocuklarından) sorumludur. (Tahrim: 6). Hepiniz birer çobansınız. (yöneticisiniz.) Güttüklerinizden (yönettiklerinizden) sorumlusunuz… (Müttefekun aleyh) Hadis-i Şerifi de bu âyet-i kerimeyi açıklamaktadır, denilebilir. (İslam Hukukunda aile reisinin koca, çocuklara göre de, ergenlik çağına kadar, baba olduğu unutulmamalıdır.). 9Âl-i İmran: 102.âyetinde de yine Müslümanlara (kişilere) hitap ediliyor ve Müslüman olarak ruh teslim etmeleri uyarısında bulunuluyor. Kezâ münâfikun: 9. âyetinde de yine kişilere hitap edilerek kendilerini, âile ve efradını tehlikeye atmamaları tenbih ediliyor. Âyeti kerimelere iyi dikkat edilirse yani yani bizim bu konuda bizim dikkat çekmek istediğimiz husus, Müslümanın yaşadığı toplumdaki devletin Müslüman olup olmaması değil, kişilerin Müslüman olup olmaması ve Müslümanların imanlarını korumalarına dikkat çekiliyor. Biz de buna dikkat çekmek istiyoruz. Devlet; Şeriat devleti olmasa bile müslüman, imanını koruyabilir, ibadetini yapabilir, ailece de müslümanlığını yaşayabilir. Müslüman olarak ruh teslim edip Allahü teâlânın rızasını, dolayısıyla ebedî seâdeti (Cennet’i) kazanabilir. (bkz. Âl-i İmran: 102:). Bu husus Türkiye gibi Lâik ülkeler için de geçerlidir, tüm gayri müslim ülkeler için de geçerlidir. Yani Müslümanın yaşadığı herülkenin veya ülke yönetiminin Şeriat ülkesi veya Şeriat Devletiolması gerekmez. Nitekim gayri müslim ülkelerdeki yaşayan müslümanların varlığı da bu gerçeği doğrulamaktadır. Yani onlarda oralarda imanlarını koruyup müslüman olarak ruh teslim ettikleri takdirde Cenneti hak ederler. Günahları varsa o, ayrı bir konudur. Ya affedilirler veya müstehak olan cezalarını çekerler, yine Cennete giderler. Yani Müslüman olarak ruh teslim edenler ebedî Cehennem’de kalmazlar. Bu nokta iyi kavranılmalıdır. Devlet olmak, kişiler olarak bizim gücümüzü aşan bir konudur. Kendiliğinden oluşursa ne âlâ. Oluşmazsa da biz tek tek bundan sorumlu değiliz. Hazreti Peygamber zamanında 10İslamiyet, devlet olmuştu ama bu devlet, savaşla kurulmuş değil, halkın (Medineli müslümanların ve mühacirlerin) isteği ile kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu da bir Şeriat Devleti idi ama bu da yine halkın yani milletin bu devleti benimsemesiyle başlamış ve devam etmiştir. Türkler, müslüman Araplarla temasları sırasında isteyerek müslüman olmuşlar ve bu dinlerini (İslamiyeti) isteyerek devlet dini olarak devam ettirmişlerdir. Günümüzün tabiriyle bu İslamî devletler, Demokrasi ile kurulmuş devletlerdir denilebilir. Bizim bugünkü öncelikli vazifemiz demokrasi içinde insan hak ve hürriyetlerinin genişletilmesi; devletin, âdil olması, özellikle Din ve Vicdan Hürriyetinin mutlaka sağlanması için gayret sarfetmektir. Bugünün cihadı (hizmet şekli) bu şekildedir. Bu gerçeğin çok iyi kavranılmasını istiyorum. Toplumda ve toplumlarda huzur ve istikrar, ancak bu şekilde sağlanabilir, inancındayım. Huzursuz veya iç harbin veya terörün hâkim olduğu bir ülkede herkes can derdine düşer. İmanını ve ibadetini de hakkıyla yapamaz hâle gelir. Hatta günümüz dünyasında çok açık olarak görüldüğü gibi, müslümanlar başka ülkelere göç etmek zorunda kalıyorlar, kimisi yollarda hayatlarını kaybediyorlar, kimisi denizlerde batıyor ve cesetleri bile hiç bulunamıyor, kimi zor zahmet bazı ülkelere sığınıyorlar. Sığınmakla da problem hallolmuyor mu?... Ne gezer..! Oralarda da imanlarını korumakta ve gereğini yerine getirmekte yine güçlükle karşılaşıyorlar. Hatta çocukları bile ellerinden zorla alınıyor ve Hrıstiyanlaştırılıyor veya İslâmdan uzaklaştırılıyorlar. Medyadan bu tür haberleri, maalesef, sık sık duymakta, görmekte ve okumaktayız. Kısacası dünyada azap çekiyorlar. Biz bir din kardeşleri olarak burada bu manzaralardan yüreklerimiz yanıyor. Göç-11menlerden en bahtiyar olanları, Ülkemize yani Türkiye’ye sığınanlardır. Bu da, günümüzün açık bir gerçeğidir.*Düşman, düşmanlığını yapacak elbette. Atalarımızın: Su uyur ama düşman uyumaz, sözü boşa söylenmiş bir söz değildir. Düşmanın yapısı budur. Onun için lütfen, düşmanı sevindirecek hareketlerden kaçınalım, birlik ve beraberliğimizi, bütünlüğümüzü bozmayalım. Hele din adına bu teşebbüse aslâ başvurmayalım. Anlatmak istediğimiz de zaten budur. Ayrıca cihad kelimesi her zaman mutlaka harp mânâsına gelmez; yerine ve duruma göre başarıya ulaşmak için, Allah rızası için sarfedilen gayret, zahmet çekmek vb. anlamlarına gelir. Sözlü veya yazılı, günümüz tabiriyle, radyo- televizyon,basın, internet vb. ile yapılan hayırlı hizmetler için sarfedilen gayretler de birer cihad demektir. Başka bir ifadeyle cihad, Dine hizmet uğrunda katlanılan zahmetli, sıkıntılı ibadet demektir