Güç isteği insanın doğal eğilimlerinden biri olarak kabul edilir. Ancak bu, sadece bireysel sınırlarda kalan bir talep değildir. Kolektif varoluşların da güç talepleri vardır ve bu çoğu zaman bireysel taleplerin seviyesini aşar. İnsan topluluklarının kolektif akıl olarak ortaya koydukları irade ve günün problemleri adına dile getirdikleri çözüm önerileri, geleceğin inşası adına ifade ettikleri görüşler çoğu zaman güçlü olmak içindir. Güç kavramı aslında refah içinde, huzur dolu, bağımlılığın olmadığı bir toplumsal/siyasal ortamı ifade etmekle birlikte, gücün unsurları değişmektedir. Güç; siyasi, iktisadi ve hatta küresel güç ifadelerine kadar varan geniş bir yelpazenin içinde değerlendirilir. Milletler için bugün güçlü olmak temel arzu iken, gelecekte güçlü olma bir ideal ve plandır, geçmişte güçlü olduğunu savunmak ise en basit bir ifade ile tatmindir. Kendi gerçekliğimiz açısından bakıldığında görece olarak “üçüncü” durum bizi ifade etmeye daha yakın bir seçenek gibi durmaktadır. Bu gerçeklik ise mutsuzluğumuzun temel nedenlerinden biridir. Genel olarak, bugünkü gerçekliğimize ilişkin yapılan değerlendirmelerin büyük bir çoğunluğu “geçmişte çok güçlü olduğumuz” yüklemi ile sonuçlanır. Bir zamanlar geniş bir coğrafyaya hakim olan bizler veya huzurun dağıtıcısı olan atalarımızın başarı hikâyesi bugün devam etmemekte veya ettirilememektedir. Bu ise bizi mutsuz kılmakta, gerçekleriyle mutlu olmayan bir toplum hâliyle yüzleşmemizle neticelenmektedir. Arzularımız, imkânlarımızı aşmakta, bu da bazen “kriz” diline kadar varmaktadır. Arzu ve ideallerimizi geçmişin kudretine dair anlatılar oluşturmakta ancak kudretli geçmişin inşasında rol oynayan etmenlerin ne’liği konusunda yeterince düşünmediğimiz gibi, ne istediğimiz de belirsiz kalmaktadır. Arafta kalmışlık olarak ifade edebileceğimiz bu durum, anlama etkinliğimize tesir etmekte ve çeşitli düzeylerde de olsa anlama gayretimizi kırmaktadır. Arzu ettiğimiz güçlü bir geleceği sağlayabilmek için toplumsal yapımızın çok iyi bir şekilde analiz edilip içinde bulunulan sosyal ve psikolojik açmazların tespit edilmesi ve buna göre davranılması gerekir. Zira hem bir Batı aleyhtarlığı hem modern yaşam tarzına duyulan tutku hem bir kudret arzusu hem durağan/sabit dünya tasavvuru gibi bağdaşmaz çelişkilerimiz var. Sürekli düşmanlar üretmekte ve kendi soyutlamalarımızla ürettiğimiz düşmanlardan korkmaktayız. Ezberler üzerinden kurduğumuz beşerî pratiğimizi anlamlar üzerinden oluşuyor gibi sunmakta ve çoğu defa yanılmaktayız. Geçmişe ilişkin kavrayışlarımızda ortak bir akıl oluşmamakta, düşman cepheler gibi bölünmekte, parçalanmaktayız. Bu vaziyet karşısında çözüm önerilerimiz de durum tespitini kolayca atlamakta ve hızlı bir şekilde taraf olmakta veya olmaya zorlanmaktayız. Bunun sorun olduğunun farkındalığını yaşayan zihinlerin çözüm önerilerini eksik bulmakta ama tamamlama gayretine girmekten de kaçınmaktayız. Manipüle edilmekte, kimlik ve din dili ile siyasi bir pratik oluşturmaya çalışmakta, böyle bir tutumla sorunlarımızı aşmayı ümit etmekteyiz. Bu nedenle de çelişkilerin belirsizliğine gömdüğümüz kırılgan dil, her defasında yeni tanımlama ve tahakküm etme kalıplarını karşımıza çıkarmaktadır. Geleceğimiz için bir çözüm önerisi denemesi olarak sunduğum bu çalışma, hukuk devleti düşüncesi üzerine oluşturulmakla birlikte, hukuk devletinin sadece şekli olarak benimsenmesinin yeterli olmadığını, içerik olarak tam tesisinin zorunlu bulunduğunu ortaya koymaya çalışan samimi bir gayretin ifadesidir. Bu çalışmanın olgunlaşması sürecinde değerli fikirleriyle zihin dünyama önemli katkılar sunan tüm dostlarıma teşekkürü bir borç bilirim özellikle tashih ve redaksiyon çalışmaları esnasında her türlü yardım ve desteği veren değerli meslektaşım Doç. Dr. Asaf ÖZKAN ve Doç. Dr. Hüseyin KALEMLİ’ye müteşekkirim. Ayrıca çalışmamın editörlüğünü yürüten Ayşegül Büşra PAKSOY’a içtenlikle teşekkür ederim