Tarihî olgu ve olayları değerlendirirken meydana geldiği dönemin sosyal ve siyasal özelliklerini göz önünde bulundurmamız, bunun yanı sıra dinî hayatın ve din anlayışının söz konusu olgu ve olaylara etkisini göz ardı etmememiz gerekmektedir. Dolayısıyla konu din olunca da onun iyi anlaşılması için doğduğu zamana ve coğrafyaya gitmek şart olmaktadır. Hz. Peygamber’in, tarihin belli bir zaman diliminde ve belli bir coğrafyada yani 7. yüzyılda Arap coğrafyasının Hicaz bölgesinde yaşadığı bilinmektedir. Bu yüzden de onun muhatap kitlesi, o zaman diliminde ve o coğrafyada yaşayan insanlardır. Hz. Peygamber’in, çocukluğu, gençliği, peygamberlik öncesi ve sonrası hayatı, yani doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı tamamen bu insanların arasında geçmiştir. Hz. Peygamber’in içinde yaşadığı toplumun fizikî ve coğrafi şartlarından kaynaklanan kendine has bir yaşayış, anlayış, farklı örf ve âdete dayanan bir hayat tarzı ve değer yargısı, hukuk ve ahlak anlayışı, yeme-içme, giyim-kuşam özellikleri vardır. Hz. Peygamber’in söz ve eylemlerine baktığımızda, söz konusu toplumun yaşam tarzı ve ihtiyaçlarını, geleneklerini, dilini, kültür ve anlayış seviyelerini, kişisel ve toplumsal problemlerini vb. açıkça görürüz.1Kur’an-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber’in hadislerini, 7. yüzyıl Arap coğrafyasından bağımsız düşünmek mümkün değildir. Ayetlerin nüzul ve hadislerin vürud sebeplerine baktığımızda, bunların, o günkü toplumda meydana gelen bir olay/probleme cevap niteliğinde olduğunu görmemiz zor olmayacaktır. Hem Kur’an’da hem de hadislerde bahsi geçen özel olayların ve bazı isimlerin yanı sıra anlatılan kıssaların seçimi, anlatılış biçimi ve verilen örneklerde kullanılan ifade ve nesnelerin, söz konusu hitap çevresinin durumu ve bilgi birikimi ile alakalı olduğu müşahede edilmektedir.2Şâtıbî’nin de dikkat çektiği gibi, ilk muhatapların ümmi olması sebebiyle şeriat da ümmidir. Bu itibarla Kur’an, gerek dil gerek üslup özellikleri gerekse ihtiva ettiği ilimler noktasında onların bilgi ve kültür düzeyini esas almıştır.3 En basitinden, namaz ve oruç vakitleri, günümüzdeki gibi bilimsel zaman dilimine göre değil de ümmi olan muhatabının anladığı şekilde güneşin hareketine ve gölgenin boyuna bakarak ayarlanmıştır. Hz. Peygamber’in bu durumu, kendilerinin ümmi bir topluluk oldukları için yazı yazmayı ve hesap yapmayı bilmediklerine bağladığı görülmektedir.4Kur’an’da ve özellikle hadislerde, Araplara birtakım örnekler verilirken onların her daim hayatlarının içerisinde bulunan devenin kullanılıp yaşamlarında yeri olmayan zürafa ya da filin kullanılmamasının, muhatap kitlenin durumu ile alakalı olduğunu söylemeye lüzum yoktur.5 Aynı şekilde düşmanlara karşı savaş atları hazırlanmasını belirten ayet6 ile düşman üzerine saldıran atlara yemin eden ayetin7 de 7. yüzyıl savaş alet ve teknikleri ile alakasının bulunduğu aşikârdır. Zira o dönemde atın, savaşlardaki en büyük güç, en sağlam hazırlık ve silah sayıldığı bilinen bir gerçektir.8 Hz. Peygamber’in, Allah yolunda cihad etmek amacıyla at besleyen kişinin hanesine, beslediği atın yediği içtiğine, idrar ve gübresine oranla sevap yazılacağını belirtmesi9 de bu bağlamda değerlendirilmektedir. Ayet ve hadislerde, başta hurma olmak üzere Arapların bildiği yiyecek türlerinden bahsedilirken onların bilmediği birçok yiyecek çeşidinin isimlerinin geçmemesi, hitabın muhataba göre olmasına güzel bir örnektir.10 Çölde yaşayan insanların en fazla özlem duydukları şeylerin başında, yeşilliklerle kaplı mekânların ve ırmakların geldiği izahtan varestedir.11 Bu durumun, cennet tasvirlerine yansıdığı görülmektedir.12 Cennette çadırların yer ala cağına dair anlatı da13 muhatap kitlesinin bu gibi şeylere rağbeti bulunan Araplardan meydana gelmesiyle alakalıdır.14 Ahiretle ilgili mizan/terazi, amellerin tartılması ve alışverişin olmadığı gün gibi ticari ifadelerin ayet ve hadislerde sıklıkla yer bulması da ticaretle uğraşan Mekke toplumunun ilk muhatap olmasından kaynaklanmaktadır.15 Diğer taraftan ayet ve hadislerdeki bazı düzenleme ya da müdahalelerin, sadece muhatap kitlesinin değerler sistemiyle alakalı olduğu; dünyanın geri kalanının ise bu durumla ilgisinin bulunmadığı görülmektedir. Evlere arka taraftan girmenin erdem olmadığını belirten ayet16 buna örnektir. Rivayetlere göre cahiliye döneminde Araplar, ihramlı iken veya hac yapıp evlerine döndükten sonra evlerine kapıdan değil, evin arka duvarına açtıkları bir delikten veya küçük pencerelerden girerlerdi. Onlar, bunun, iyi ve erdemli (takvalı) bir davranış olduğuna inanırlardı.17 Yukarıda vermeye çalıştığımız bazı örneklerden de anlaşılacağı üzere İslam dininin mesajını doğru anlayabilmek için söz konusu mesaja muhatap toplumun, sosyal yapısı, hayat felsefesi, yaşam biçimi ve inanç sistemini bilmek gerekmektedir. İslam dininin ilk olarak bu sosyal yapı ve inanç düzeninin hâkim olduğu topluma geldiği göz önünde bulundurulursa, İslam öncesi dönem hakkında bilgi sahibi olunmadan İslam’ın getirdikleri ve değiştirdiklerini sağlıklı bir şekilde anlamamız zor olacaktır. Öncelikle cahiliye döneminde Arapların, inanç olarak heterojen bir yapıya sahip olduklarını belirtmek gerekir. Bölgede herkes tarafından kabul edilen hâkim bir inancın bulunmadığı ve insanların, farklı din algılarına sahip oldukları görülmektedir. Aynı durum, sosyal hayattaki kurallar için de geçerlidir. Zira bazı kurallar, belli kabileler için bağlayıcı olabiliyorken; diğerleri için ise önemsiz addedilebilmekteydi. Yani cahiliye döneminde Araplar şuna inanırdı, şöyle yaparlardı, bu kurallara uyarlardı vb. ifadelerin bütün Araplar için geçerli olmadığı; hem dinî anlamda hem de sosyal yapı olarak bir birliğin bulunmaması sebebiyle herkes için bağlayıcı genel ifadelerden kaçınmak gerektiği müşahede edilmektedir. Araplar, gökleri ve yeri yaratan,18 güneş ve ayı tanzim eden,19yağmuru yağdıran,20 evrende tasarruf eden ve rızık veren bir Allah olduğuna inanırlardı.21 Onların çoğu, ölümden sonra tekrar dirilmeye ve hesaba da inandıkları gibi,22 kader inancına da sahiptiler. Hasan-ı Basrî, cahiliye döneminde Arapların, hitabeleri ve şiirlerinde kaderden söz ettiklerini; şeriatın da bu konuda onların inançlarını teyit etmekten ileri bir adım atmadığını belirtir.23 Araplar, Allah’ın evi kabul ettikleri Kâbe’ye büyük önem verir ve saygı gösterirlerdi. Kâbe, sadece hac döneminde değil, diğer zamanlarda da tavaf edilirdi.24 Cahiliye döneminde hac, yaygın, köklü ve düzenli bir ibadetti.25 Araplar, hac ibadetini yerine getirirler; ihram,26 tavaf,27 sa’y,28 vakfe29 ve telbiye30 gibi hacca ait uygulamaları bilir ve ifa ederlerdi.31