Yaşadığımız yüzyılda ortaya çıkan covid-19 coranavirüsüyle birlikte insanlık küresel bir salgınla karşı karşıya kaldı. Salgının yaşamımızda meydana getirdiği değişikliklerden biri de gözler hariç yüzün büyük bir bölümünü örten maske kullanımı idi. Takılan maskelerle insanlarda gözler ve bakışlar daha da ön plana çıktı öyleki Mevlânâ’nın, “Âdemî dideest / Âdemoğlu gözdür” sözü, tam anlamıyla karşılığını buldu, diyebiliriz. Konuşurken ister istemez tüm dikkatimizi muhatabımızın gözlerine çevirmek durumunda kaldık. İnsanların gözlerine uzun süre bakarak konuşmakta zorlanan biri olarak itiraf etmeliyim ki uzun zamandır görüştüğüm birçok kişinin göz rengini maske vesilesiyle yeni fark ettim. Hiç şüphesiz gözler - bakışlar, duyguların ifade aracıdır. Hepimizin hatırlayacağı üzere pandeminin ilk aylarında uygulanan sıkı tedbirler sebebiyle maskelerin açıkta bıraktığı gözlerden ağırlıklı olarak, sevdiklerimize duyulan özlem ve kaygı duygusu yansımaktaydı. İnsanlar, duyguları aksettiren gözlerin-bakışların ehemmiyetini erken dönemlerden itibaren fark etmiştir. Özellikle hased ve kıskançlık kaynaklı kem (kötü) nazara inanç, eski Mezopotamya uygarlıklarından günümüze değin kuvvetle süregelmiştir. Halk kültüründe nazarın negatif yönü yaygınlık kazansa da tasavvuf düşüncesinde nazarın pozitif etki gücü ön plana çıkmaktadır. Sûfî menkıbelerinde sıklıkla, toprağı altına çeviren erenlerin kimya-ı nazarından sözedilir. Kalbi Allah muhabbetiyle dolu Allah dostları, nazar ve teveccühleriyle talebelerinin ruhânî eğitimine yardımcı olur, bakışlarıyla müridlerinin gönüllerindeki aşk ateşini tutuştururlar. Bu öyle bir ateştir ki, kalpte Allah sevgisinden başka her şeyi küleder. Mürid uzun çaba gerektiren riyâzet ve mücahede neticesinde erişebileceği kalp sâfiyetine, kalpteki masivayı yakarak temizleyen aşk ateşi vesilesiyle kısa sürede kavuşur. Neticede mürid sahip olduğu kalb-i selim vasıtasıyla marifete, hakikate erişir. Şüphesiz kalplerdeki muhabbet bakışa da tesir eder ve “güzel bakan güzel görür” ifadesinin gereği muhabbet ehli baktığı herşeyde mutlak güzeli görür. Bakmak çeşit çesittir. Baş gözüyle görüldüğü gibi kalp gözüyle de görülür ki buna basîret denir. Kalp aynasının günah kirlerinden arındırılması basiret nurunu artırır, kişinin görüş alanını genişletir. Zâhir ve bâtının birbiriyle irtibatından dolayı kalp gözünün açık olabilmesi için baş gözünün muhafaza edilmesi gerekir. Sufiler “nazar ber kadem” ilkesiyle baş gözünün korunmasını hedeflemişlerdir. Kalp gözüyle bakmanın yanında bir de kalbe bakmak vardır. Sûfîlerin murakabe adını verdikleri kalbin gözetlenmesi, kalbin safiyetinin korunması için elzemdir. Bu sebepten sufiler bir kedinin avını gözetlerken ki dikkati gibi kalbin kapısında bekleyip ona giren ve çıkanı gözetler bunu yaparken de kendinin Allah’ın gözetimi altında olduğu bilincini muhafaza eder. Görmenin en üst seviyesi hiç şüphesiz Hakk’ı müşâhededir. Dünyada Hakk’ın isim, sıfat ve fiillerinin tecellileri müşâhede edilse de âhirette Cennet’e gidenlerin en büyük mükafatı Hakk’ı rü’yet olacaktır. Yaşamda, en farklı görme tecrübelerinden biri de rüya görmektir. Rüyada görülen sembollerin anlamlarını çözmek kişiye, benliğinin saklı yönleri başta olmak üzere yaşam ve varoluşla ilgili pek çok hakikatin kapısını aralar. Rüyalar sayesinde içinde bulunduğumuz cismânî âlemin dışında başka âlemlerin de olabileceğine kanaat getiririz. Tasavvuf Kültüründe Nazara, Bakmaya, Görmeye Dair | 7 Neticede görmek baş gözüyle ilgili olduğu kadar kalp ve ruh gözüyle de ilgilidir. Hatta baş gözü ruhun dışa açılan pencereleridir. Kalbimizin ve ruhumuzun tesir altında kalmasına baş gözüyle gördüklerimiz sebep oduğu gibi bir başkasına ruhanî tesir de büyük oranda gözler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Gözün ve bakışın ehemmiyetini vurgulamayı amaçladığımız çalışmamızda özellikle sûfîlerin meseleye yaklaşımını tespit etmeye çalıştık. Muhasibî başta olmak üzere eserlerinde soru cevap yöntemini kullanan müelliflerden ilhamla biz de konuları soru-cevap tarzında işlemeyi uygun gördük. İnsandaki “acelecilik” vasfını dikkate alarak cevapları kısa tuttuk. Muhasibî, İmam Gazzâlî gibi sufilerin eşsiz eserleri gözümüzün önünde dururken, “hata edersek de eksiklik ve hata kulluk vasfıdır” diyerek eser telif etme cesareti gösterdik. Eser telifinden kastımız, İmam Gazzâlî, İbnü’l-Arabî, İmam-ı Rabbânî gibi büyük sûfî mütefekkirlerin dile getirdikleri meseleleri, asrın idrakine uygun usulde sunmaya gayret etmektir. İnşallah İslam medeniyetinin ortaya koyduğu büyük kültür mirasını doğru anlayıp, doğru anlatabilmişizdir. Neticede sözsüz iletişimin aracı gözler hakkında sözü de çok uzatmamak gerekir. Dolayısıyla sözlerimi çalışmanın okuyucuya faydalı olması temennisiyle bitirmek isterim. Güzel bakabilmek, erenlerin safâ- nazarlarına denk gelebilmek dileğiyle…