İnsanın sosyal bir varlık oluşu ve fıtri yapısı, onun başkalarıyla birlikte yaşamasını zaruri kılmıştır. Toplumsal hayatın bir düzen içinde devam edebilmesi için insanlar arasında doğruluk, dürüstlük, iyi niyet, ahde vefa gibi müşterek hayatın teminatı olan bazı ilkelere riayet edilmesi, özgürlüklerin sınırlandırılması ve böylece kamu düzeninin sağlanması gerekir ki işte alınan bu tedbirlerden hukuk kaideleri ortaya çıkmıştır. Bir toplum hayatı için nasıl bir düzene ihtiyaç varsa, toplumların birbirleriyle ilişkilerinde de uymaları gereken bir takım esaslara ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası camia, toplumsal hayatın en yüksek merhalesi olduğuna göre her topluluk gibi onun da yaşaması ve gelişimi için bir düzenlemeye ihtiyacı bulunmaktadır. Çünkü düzensizliğin hâkim olduğu bir toplum kargaşaya sürüklenir. Bunun neticesinde sosyal bir vakıa olarak uluslararası toplumsal hayatın ihtiyaç ve zaruretleri, devletlerin aralarındaki münasebetlerin bir takım esaslara dayandırılmasını gerekli kılmıştır. Karşılıklı ilişkilerde devletlerin uyacakları kaideleri ifade eden devletler hukuku kurallarının herhangi bir dönemde dünyadaki bütün devletlerin uyacağı tek bir devletler hukuku sistemi şeklinde olması gerekmez. Bu konuda önemli olan, devletlerin diğerleriyle olan ilişkilerinde kendileri için belirledikleri bu hukuk sistemlerinin, uluslararası alanda barış ve işbirliğine dayalı bir toplumsal hayatı düzenlemesidir. Devletler hukukunun hukuki yapısında muhteva yönünden iç hukuk esas alındığı için onun gelişiminde hususi hukukun genel ilkeleri benimsenmiş ve aynı zamanda toplumsal hayatın zaruretleri etkili olmuştur. Şu var ki kuralların bağlayıcılığı iç hukukta kanun koyucunun iradesi üzerine dayandırılırken uluslararası hukukta bu durum, ‘ahde vefa ilkesi’ gereğidir. Diğer taraftan uluslararası hukuk alanında hukuk kurallarının oluşturulması ve tatbik edilebilmesi için iş bölümüne uygun fonksiyon icra eden organlar mevcut olmadığından hukuk kuralları, örf ve âdet veya antlaşma yoluyla meydana getirilmektedir. Erken dönemlerden itibaren Müslümanların uygulamalarında örf halini alan ahde vefa ilkesi dolayısıyla yapılan antlaşmaların İslam devletleri tarafından tek taraflı olarak bozulduğu vaki olmamıştır. Buna mukabil İslam 14 İslam Devletler Hukukunda Ahde Vefa İlkesidünyası dışına bakıldığında İslam devletinin antlaşma yaptığı diğer âkit devlet veya devletlerin antlaşma hükümlerinin lafzına veya ruhuna aykırı davranışı olağan bir durum olarak görülmüştür. Hatta Hıristiyanlar tarafından Müslümanlara verilen sözün batıl olduğu anlayışı, asırdan asra intikal ederek devam etmiştir. O dönemin Hıristiyanları, ahdi bozmayı devletler hukukunda bir düstur olarak gören bu yaklaşımı sadece Müslümanlara değil, aynı zamanda kendi aralarında da uygulamışlardır. Günümüzde kamu menfaati bahane edilerek fiili durum oluşturulup uluslararası antlaşma metinlerinde yer alan hükümleri kendi lehlerinde yorumlayarak uluslararası alanda devletlerin itibar ve güvenirliğini zedeledikleri bir gerçektir. Bu bakımdan bu çalışma ile İslam’ın ilk döneminden itibaren İslam devletlerinin titizlikle uyguladıkları ahde vefa, günümüzde devletlerin sorumluluk bilinciyle uluslararası ilişkilerde her durum ve şartta tatbik edilen temel bir ilke halinde cari kılındığında, barış esaslı ilişkilerin hâkim olduğu bir dünya kurmanın uzak bir ihtimal olmadığı ortaya konulmak istenmiştir. Bunun yolu ise tüm devletlerin uluslararası ortak metin niteliğindeki antlaşmalara sadakat göstermelerinden geçmektedir. Bu bilimsel araştırmanın geçmişten günümüze ahde vefa ilkesinin ahlaki ve hukuki niteliğinin detaylı detayı olarak ele alınmasıyla uluslararası ilişkilerde bu ilkenin her türlü şartta uygulanabilirliğinin mümkün olduğuna dair bir perspektif verilmiştir. Bu gereklilikle ele aldığımız çalışmada, ahde vefanın hukuki niteliğinin Kur’an, Sünnet ve uluslararası örf tarafından belirlendiği ve İslam tarihi boyunca tüm şartlarda tavizsiz şekilde uygulandığı üzerinde durulmuştur. Yine bu araştırmada gerekli yerlerde ve gerektiği kadar İslam hukukçularının görüşlerine başvurulması yanı sıra günümüz uluslararası hukukla ilgili hem 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi hükümlerine hem de bu sözleşmenin maddelerini yorumlayan devletler hukukçularının görüşlerine yer verip mukayeseler yapmaya gayret edilmiştir. Ayrıca çalışma içeriğinde milletlerarası hukuk, devletler hukuku terimi yerine uluslararası hukuk kavramı kullanılmış, ayrıca uluslararası hukukta akdedilen ortak metinler için İslam hukukunda ve modern hukukta birbirinden farklı kavramlar bulunsa da akit/antlaşma teriminin kullanılması tercih edilmiştir. Diğer taraftan uluslararası hukukla ilgili malumata muhtevanın yoğunluğuna göre Ön Söz 15 bazen müstakil başlıklar hâlinde, bazen de içeriğin müsait olduğu alanlarda konu içerisinde mukayeseler yapılarak temas edilmiştir. Bu çalışma; giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında konuya bir bakış açısı kazandırması için genel olarak toplumsal hayat ve bu durumun zorunlu kıldığı bir hukuk düzenine ihtiyaç duyulduğu için hukuk kaideleri oluşturulmuş, aynı şekilde devletler hukuku kaidelerinin de böyle bir zorunluluktan doğduğu ile ilgili malumata atıf yapılmıştır. Bunun ardından hem modern hukukta hem de İslam hukukunda devletler hukukunun kaynakları arasında kabul edilen antlaşmalar ve hukukun genel ilkelerinin ahde vefa konusunu ilgilendiren iki husus olması münasebetiyle devletler hukukunun kaynakları başlığı tertip edilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde araştırma konumuzun gelişim seyri, devletler hukukunun gelişimiyle ilgili olması itibarıyla ilk çağlardan başlamak üzere sonraki yüzyıllarda devletler hukukunun gelişimine değinilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Yine bu bölümde İslam’ın devletler hukukunun gelişimine katkısına ana hatlarıyla yer verilerek konu bütünlüğü sağlanmıştır. İkinci bölümde de antlaşmaların hukuki mahiyeti ve akdedilmesi konusunda genel bir bilgi vermesi bakımından İslam’ın uluslararası ilişkilere yaklaşımı üzerinde durulmuş ve bölümde yer verdiğimiz antlaşmalarla ilgili malumatın daha iyi anlaşılması için kavramsal çerçeve üzerinde durulmuştur. Kapsam, tarafların sayısı ve konu açısından antlaşma çeşitlerine yer verildikten sonra antlaşmaların meşruiyeti ve geçerlilik şartları Kur’an, Sünnet ve ilk dönem uygulamaları esas alınarak klasik dönem İslam hukukçularının konuya bakışları, günümüz uluslararası hukukla mukayeseli olarak işlenmiştir. Bölümün sonunda ise antlaşmaların yorumlanması, tadili, uzatılması ve yenilenmesine dair hususları ilk önce modern hukuk uygulamalarına, daha sonra da bu meselelere İslam hukukunda nasıl yaklaşıldığıyla ilgili malumata temas edilerek değerlendirmeler yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise ahde vefa kavramı ve hukuki niteliğine esas olmak üzere antlaşmaların uygulanmasında temel ilkeler ele alınmış, bunun akabinde modern devletler hukukunda ahde vefa kavramının gelişimi ve ahde vefanın temel ilke oluşuyla ilgili kuramlar üzerinde durulmuştur. Ayrıca İslam devletler hukukunda ahde vefanın nasslarda yer alan hukuki dayanakları üzerinde durulup, Hz. Peygamber dönemi başta olmak üzere 16 İslam Devletler Hukukunda Ahde Vefa İlkesiHulefâ-î Râşidîn ve sonraki dönem İslam devletleri uygulama örneklerine değinilerek bu ilkenin her şartta tatbikinin dünya barışı için hayati önemi haiz olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanı sıra antlaşmaların sona erme sebepleri olarak fesih, şartların değişmesi ve savaş durumunda ahde vefa ilkesinin nasıl uygulanması gerektiği günümüz hukukuyla mukayeseli şekilde ele alınmıştır. Bu vesileyle akademik çalışmalarımda görüşlerinden istifade ettiğim ve üzerimde emeği olan tüm hocalarıma ayrıca bu süreçte hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak her türlü desteği veren eşime, çocuklarıma ve öğrenim hayatım boyunca üzerimde emeği olan herkese minnettarım. Son olarak, çalışmanın gün yüzüne çıkmasında sundukları katkı nedeniyle Sayın Hüseyin Nazlıaydın Bey başta olmak üzere Fecr Yayınları yetkililerine teşekkür ediyorum. Bu araştırmanın günümüzde uluslararası hukuk alanında yapılacak olan mukayeseli hukuk çalışmalarına bir nebze de olsa katkı sunması temennisiyle…