İslam ilimleri, bir bütünü teşkil eder. Fıkıh ve Kelam, Müslüman dünya görüşünü belirleyen disiplinlerdir çünkü bu iki temel disiplin, Allah'tan insana gönderilen son vahyin doğrultusunda Müslüman zihinler tarafından sistemleştirilen akıl yapılarıdır. Ebû Hanîfe'nin "Fıkh-ı Ekber" kavramlaştırmasında görüldüğü üzere, akide ve kelam dâhil olmak üzere tüm ilimler, Hakk’ın yaratıcılığını kabul eden insan fıkhında/anlayışında toplanır. Hadis ve tefsir disiplinleri, vahyin ana malzemelerini kritikten geçirilmiş ve sağlamlaştırılmış çerçeveler içerisinde sunar. Bunlara eklemlenen tasavvuf ve ahlak gibi ilimler ise Müslümanların dünya hayatında yapıp etmelerini tanzim eden kuralları ifade eder. Felsefe disiplini, İslam binasının içerisinde "hikmet"e talip olduğu iddiasıyla yer bulmaya çalışır. Hikmet, Kur'an'da geçen bir ana kavramdır. Cenâb-ı Hak, kime hikmet verildi ise ona birçok iyilik bahşedildiğini haber vermektedir. İslam toplumunun ilk dönemlerinden itibaren bunun bilincine varan İslam filozofları, felsefeyi "hikmet sevgisi" olarak tanımlamış ve ortaya koydukları felsefelerin akıl-vahiy irtibatını teyit ettiklerini ifade etmişlerdir. Bu yönüyle literatürde "ulûm-i dahîle"den (önceki kültürlerden ithal edilen bilimler) sayılan felsefe, aşama aşama deyim yerinde ise "ulûm-i selîme" (İslam dairesine girmiş bilimler) hâline gelmiştir. Felâsife adı altında faaliyet gösteren ve kendilerini "hükemâ" olarak adlandıran Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi isimlerin külliyatına bakıldığında, İslam binasında bir işlev görmek ve Müslüman topluma katkıda bulunmak amacıyla üretim yaptıkları fark edilir. Kindî'nin Tanrı'yı Aristotelesçi gelenekten ayrılarak fâil, sâni ve bâri olarak tavsif etmesi, Fârâbî'nin kelam ve fıkhı siyaset felsefesinin önemli misyon üstlenen iki disiplini yapması, Âmirî'nin İslam'ın üstünlüklerini göstermek ve diğer dinlerin şüphelerini çürütmek için başlıbaşına bir kitap kaleme alması, İbn Sînâ'nın Tanrı'nın varlığını ispatta hüdûs-ı zâtî ve imkân kavramları ile kelam ve felsefe geleneklerini birleştirmesi, İbn Rüşd'ün "tevil"in ne olduğunu açıklamak için sarf ettiği çabalar; tüm bunlar ve buna benzer diğer örnekler, felsefenin İslam düşüncesindeki yerini ve katkılarını göstermektedir.