Elinizdeki bu kitabın son hazırlıklarını yaparken, Taylandlı on beş, on altı yaşlarında bir genç kız, omuzunda, tropikal iklimde yaşayan oldukça iri bir kertenkele ile televizyon ekranlarında boy gösteriyordu. Haber şuydu: Söz konusu genç kızın, on üç yaşındaki erkek kardeşi bir trafik kazasında ölmüştü. Daha sonra genç kız, kazanın olduğu yerin yakınlarında bu kertenkele ile karşılaşmış ve kertenkele kızı takip etmişti. Genç kıza göre, bu kertenkele, hayvan bedeninde yeniden doğmuş olan erkek kardeşinden başkası değildi. Öyle ki kertenkelenin, ölen erkek kardeşinin özelliklerine benzer özellikler sergilediğini söylüyordu. Örneğin, kertenkelenin damak tadı, erkek kardeşinin damak tadı ile aynı idi; kertenkele, kızın bütün ailesini tanıyordu; ailedekiler kendi aralarında konuşurken sessizce onları dinliyordu vb… Genç kızın bu iddialarını duyan insanlar da akın akın gelerek, trafik kazasından sonra, reenkarnasyon yoluyla kertenkele suretinde yeniden doğan bu erkek çocuğuna(!) dokunabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı; çünkü, bunun kendilerine uğur getireceğine inanıyorlardı. Başka bir yerde ise, önceki hayatında bir benzin istasyonu sahibi iken, bir müşteriyle arasında çıkan tar
tışma sonucunda bıçaklandığını ve kan kaybından olay yerinde öldüğünü; şimdiki hayatında ise, tır şoförlüğü yaptığını söyleyen ve göğüs kafesinin sol alt tarafındaki büyükçe bir et benini göstererek, bunun bir bıçak izi olduğunu iddia eden bir adam… Yine, ölümüyle neticelenen feci bir trafik kazasından sonra yeniden bedenlendiğini iddia ederek, bir mezarın başında duran ve orada kendisinin yattığını söyleyerek dua eden bir genç kız… Bir başka yerde ise, sahip olduğu serveti yüzünden karısı tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü, bir sonraki hayatında ise, zengin bir ailede, fakat bir kız çocuğu olarak doğduğunu iddia eden bir bayan… Ve yine, önceki hayatında sokakta oynarken, bir köpek tarafından parçalanarak öldürüldüğünü, üst dudağındaki yarığın bunun izi olduğunu; dolayısıyla, şimdiki hayatında köpeklerden fevkalade korktuğunu söyleyen bir delikanlı… Bir başka örnekte ise, anne ve babasına, “Siz benim annem ve babam değilsiniz, benim esas annem ve babam filan yerdeki falan isimli insanlar; ben onların, küçük yaşta trafik kazasında ölen çocuğuyum,” diyen yedi, sekiz yaşlarında bir erkek çocuğu… Ve nihayet, o filanca yerdeki aileye gidildiğinde, “Evet, bu bizim küçük yaşta ölen oğlumuz; işte bakın fotoğrafı, ne kadar da benziyor,” diyen bir aile… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu ve buna benzer iddiaları ileri süren insanlarla, bazen bir gazete sütununda, bazen bir magazin dergisinin sayfalarında, bazen de bir televizyon haberinde karşılaşmak artık olağan bir durum. Ölümden sonra ruhun bir başka bedene, bir ete girmesi, yani dünyaya tekrar doğması, tekrar bedenlenmesi olarak tanımlayabiliriz reenkarnasyonu. Bu kavram, Batı’daki kullanımı ile dilimize de girmiş olup; ayrıca tenasüh, tekrar doğuş, yeniden doğuş veya ruh göçü gibi kavramlarla da ifade edilmektedir. Tarihi epey eskilere uzanan bu fenomenin, hemen her toplumda farklı tezahürlere sahip olduğunu ifade etmeliyiz. Her ne kadar farklı tezahürlere sahip ve farklı kavramlarla adlandırılmış olsa da, hepsindeki ortak nokta, ruhun defalarca doğmasıdır. Bu yeniden doğma, bir insan bedeninde olabileceği gibi, bir hayvan bedeninde, bir bitkide veya bir başka nesnede de olabilmektedir. Bu tür inançların yeniden gündeme gelişinin sebebini, -özellikle içinde yaşadığımız toplum söz konusu olduğunda- sadece, manevi değerlerin eksikliğinde aramamak gerekir. Çünkü bu, yükü bir başkasının omzuna atan kolaycı bir yaklaşımdır. Aslında, bu da problemin bir parçası olmakla birlikte, dinî ve manevi değerlerin dorukta olduğu dönemlerde bile, bu tür inanışların mevcut olduğunu söylemeliyiz. Ne var ki, bu tür problemlerin varlığını, hızlı nüfus artışı ve sanayileşmeyle birlikte daha fazla fark etmeye başlıyoruz. Dolayısıyla, çözüm arayışları da sorunun farkına varılmasıyla birlikte başlamaktadır. Bu farkına varış ne kadar gecikirse, sorunun boyutları da o derece büyüyebiliyor. Bugüne kadar toplumda fazla revaç bulmadığı veya insanların zihinlerini fazla rahatsız etmediği düşünülen bu tür anlayış ve inanışlar, kitle iletişim araçları ve yaygın propagandalar vasıtasıyla, zaman içerisinde sistemli ve etkili bir faaliyete dönüşebilmektedir. Bu bağlamda, ülkemizde reenkarnasyona inanmanın, sadece ona inanan bazı insanlarla sınırlı, masum bir inanç olmanın ötesine taştığını, muhtelif dernek ve kuruluşlar vasıtasıyla sistemli bir harekete dönüştüğünü söylemek durumundayız. Bu amaçla, özellikle Amerika ve Avrupa’da olduğu gibi, ülkemizde de ruhçu akımlar yoğun bir hareketlilik içersindedir. Düzenledikleri aktif ve bilinçli sosyal organizasyonlar yoluyla hedeflerini gerçekleştirmenin uğraşı içindedirler. Bugün Batı’da ruhçuluk akımının, kendi inanç ve düşünce sistemini oluşturduğunu, hatta kendi kilisesini kurduğunu ve bu yapısıyla neredeyse başlı başına bir din hâline geldiğini söylemek, bir abartı sayılmaz. Nitekim, söz konusu ruhçu akımların web adreslerine girildiğinde bu durum açıkça gözlenmektedir. Aynı akımın Türkiye’deki temsilcileri, faaliyetlerini, şimdilik sadece fikir düzeyinde yürütüyorlar. Batı’dakine benzer bir yapılanma veya kurumlaşmanın, Türkiye’dekiler için henüz erken olduğunu söyleyebiliriz. Bu aşamada, Türkiye’deki temsilciler, Batı’daki ruhçu akımların eserlerini yoğun bir biçimde Türkçeye çevirmekte, bu eserlerdeki düşünceleri, İslam’ın kaynaklarından da birtakım referanslar alarak güçlendirme, söz konusu inancı yerli temellere oturtma ve taraftar bulma çabası içindedirler. Ruhçuluğu ve onun nüvesini oluşturan reenkarnasyon f ikrini Türkiye’de yayma amacıyla kurulan derneklerin, özellikle barış ve kardeşliği simgeleyen isim ve işaretlerle, toplumda kendilerine bir yer edinmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bununla da yetinmeyip Türk toplumunun bağrından çıkan, eserleriyle ve yaptıklarıyla haklı bir şöhrete ulaşan, tarifsiz bir sevgi ve saygıya mazhar olan bazı meşhur simalardan ve tarihî şahsiyetlerden -örneğin Mevlânâ, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Mustafa Kemal Atatürk gibi- alıntı yaptıkları söz ve deyişlerle daha geniş bir kitleye ulaşma gayreti içindedirler. Tabii, Kur’an-ı Kerim ve Hint kutsal metinleri başta olmak üzere, herhangi bir kutsal kitabın ifadelerini kullanmakta da bir beis görmemektedirler. İşte biz, esas olarak, İslam literatüründe tenasüh, günümüzdeki yaygın karşılığıyla reenkarnasyon olarak bilinen, ruhların ölüm sonrasında başka bedenlerde yeniden doğması olgusunu tahlil etmeyi amaçladık. Bu konuda, yerli ve yabancı kaynakları tarayıp meselenin literatürde nasıl tartışıldığını ve ayrıca Kur’an, Sünnet ve geçmişteki İslam düşünürlerinin bu konudaki bakış açılarını ortaya koymayı hedefledik. Geçmiş kültürlerde ve günümüzdeki bazı toplumlarda mevcut farklı ‘tekrar doğuş’ anlayışları hakkında bilgi sahibi olmak istedik. Türkiye’de, bu anlayışın taraftarlarının nasıl bir faaliyet içinde olduklarını ve savundukları fikirlerin neler olduğunu öğrenmeye çalıştık. Bütün bunlara ek olarak, tekrar doğuş öğretisinin ahireti ilgilendirmesi ve bu konunun da kelâm ilminin sahasına girmesi sebebiyle, İslam düşünürlerinin ve özellikle de İslam kelâmcılarının geçmişte bu olguya karşı ne gibi deliller geliştirdiklerini, ne gibi tenkitler yönelttiklerini ortaya koymayı hedefledik. Burada, çalışmamızla ilgili bir hususun altını çizmek istiyoruz: Ruhun, ölüm sonrasında başka bedenlere geçişini ifade etmek için kullanılan tenasüh, reenkarnasyon, tekrar doğuş, yeniden doğuş, ruh göçü gibi kavramların aralarındaki küçük anlam farklılıklarını göz ardı ederek, bu kavramları birbiri yerine kullandık. Özellikle Arapça kaynaklarda ruh göçü konusu, her ne şekilde olursa olsun, tenasüh kavramıyla ifade edildiği için, Kur’an-ı Kerim’e ve İslam düşünürlerine ayırdığımız bölümlerde bu kavramı kullanmayı yeğledik. Diğer bölümlerde ise bazen tekrar doğuş, bazen de reenkarnasyon kavramlarını kullanmayı uygun bulduk. Bunu yaparken, her üç kavramın da buluştuğu ortak anlamı, ruhun devamlı olarak göç etmesini, yeni bedenlerde tekrar tekrar doğmasını dikkate aldık. Son olarak, İslam düşüncesinde tenasüh konusuna karşı nasıl bir tavrın sergilendiği hususunun araştırılmasına beni teşvik eden, saygıdeğer hocam Prof. Dr. Avni İlhan’a teşekkürlerimi sunuyorum. Bu konuda, daha önce Hint dinlerindeki karma-tenasüh anlayışını inceleyen ve bana da çalışmalarım esnasında yardımlarını esirgemeyen arkadaşım Ali İhsan Yitik’e ve değerli görüşlerinden istifade ettiğim dostum Osman Bilen’e de müteşekkirim. Ayrıca beni moral olarak motive eden, sıkıntılı ve stresli çalışma dönemlerinde bana destek olan kıymetli eşime de minnettarım. Son olarak, şunu vurgulamak isterim ki, beni sürekli yönlendiren, bana her zaman sahip çıkan ve bütün tahsil hayatım boyunca maddi, manevi hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan çok sevgili babama ve anneme de her şeyimi borçluyum.