Küçük bir uç beyliğinden cihan devleti olma başarısı gösteren Osmanlı Devleti, uzun yüzyıllar boyu tarihini kendi başına yapmıştır. Osmanlı Devleti, hâkim olduğu geniş topraklarda yaşayan farklı unsurları, yüzyıllar boyu huzur içinde yaşatmayı da başarmıştır. Şüphesiz bu başarısını sağlam temeller üzerine kurduğu müesseseler ve teşkilat yapısı sayesinde gerçekleştirmiştir. Bu müesseseler ve teşkilat yapısı kendine yettiği ve ihtiyaçlara cevap verdiği müddetçe, devletin işleyişinde ve tebaanın hayatında önemli bir sıkıntı ortaya çıkmamıştır. Dini ve ilmi hayat, sosyal yapı, devletin işleyişi, iktisadî hayat, edebî kültür ve san’at hareketleri, düşünce ve ahlâk, üretim ve sanayi, örf, âdet, anane, mutfak ve kıyafet kültürü vs. unsurların birbiriyle uyumlu değerler manzumesine bağlı ve aynı imandan besleniyor olmaları, başarıyı getirmiştir. Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında aldığı askerî yenilgiler dolayısıyla, devlet ve ilim adamları önce bu alana yoğunlaşmış ve askerî ıslahat için ne yapılabilir ve Batı’dan intikam nasıl alınabilir, sorularına cevap aramışlardır. 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı ilim, fikir ve idare adamlarının eserleri çoğunlukla bu mevzulara tahsis edilmiştir. 19. yüzyılda ise görüşler çeşitlenmiş, Tanzimat’ın devlet eliyle ilanı sonrasında, Batı’yı her sahada örnek alma düşüncesi ve yapılan ıslah çalışmalarında Batı’ya yöneliş, devletin resmî siyaseti haline gelmiştir. Bu süreç bir anlık veya bir dönemlik olmayıp, sancılı, sıkıntılı ve uzun bir tarihtir. Dünü içine aldığı gibi, uzantıları bugünümüzü da etkilemektedir. Doğumdan ölüme hayatın bütün safha ve tezahürlerini Tevhid, dolayısıyla Kur’an ve Sünnet’ten ilham alarak tanzim eden klasik Osmanlı’dan, kendini korumak adına Batı’dan medet uman Osmanlı’ya gelebilmek için yüzyılların, acıların, yenilgilerin ve bir seri iniş çıkışların zorlamasını gerekli kılmıştır. Bu çalışma, biraz da bu macerayı en nahif tarafından ele almaktadır.10 İsmail Lütfi Simavî ve Teşrîfât ve Âdâb-ı MuâşeretBatılılaşmayı bir de bu zaviyeden görme ve anlamaya vesile olursa, amacına ulaşmış sayılacaktır. İsmail Lütfi Simavî, Osmanlı’nın sona yaklaştığı bir zaman diliminde devletin zirve makamlarında görev yapan bir ailenin, hariciyeden yetişme, kendisi de önemli temsil noktalarında fiilen vazife görmüş bir üyesidir. Kalem erbâbı bir devlet adamıdır. Osmanlı Devleti’nin önemli değişimlere maruz kaldığı İkinci Meşrutiyet Devri ve Birinci Dünya Harbi arifesinde kaleme aldığı ‘Teşrîfât ve Âdâb-ı Muâşeret’ isimli eser, ömrünü yurt dışında ve içinde devlete hizmetle geçirmiş bir bürokratın, tecrübelerini ve düşüncelerini ülkesi ve milleti ile paylaşma çabasının ürünüdür. Birçok Avrupa başkentinde görev yapmış tecrübeli bir hariciyecinin, yurt dışına resmî görevli veya bir başka sebeple gidecekolan gençler için, yurt içinde de ‘cemiyet hayatının yeni yeni başlaması’ dolayısıyla Osmanlı münevverleri için kaleme aldığı kılavuz bir kitapçıktır. Ağırlıklı olarak Batı’lı uygulamaları esas almakla birlikte, yeri geldikçe millî âdetlere de atıfta bulunmuştur. Bu haliyle kendince bir terkibe ulaşma gayretindedir. Biz bu çalışmamızda müellifi ve söz konusu eserini ele aldık. Eseri birçok yönden incelemeğe çalıştık. Ayrıca eserin bütününü okumak isteyenlere, dilinin gençlere biraz ağır gelecek olması dolayısıyla, daha faydalı olur düşüncesiyle, metni sadeleştirdik. Sadeleştirme yaparken yazarın üslubunu korumaya çalıştık. Son bölüm olarak da, eserin transkripsiyonunu verdik. Eserin her baskısında yeni ilaveler yapılmıştır. Okuyucuyu yormamak adına ağır edisyon kritikten ziyade, orta yolu tercih ettik. Dördüncü baskıda eski konulara yapılan yeni ilaveleri parantez içinde verdik. Çalışmamızı okuyucularımızın istifadesine sunarken, gözümüzü dünyaya açtığımız günden itibaren bize edep, hayâ, töre, âdâb-ı muâşeret kaidelerini yaşayarak belleten, benimseten ailemiz ve aile büyüklerimizin ahirete irtihal edenlerini rahmetle, yaşayanlarını da şükranla anmayı borç bilirim. Yine çocukluğumun geçtiği, sokağından, çarşısına herkesin birbirini sevgi saygı Ön Söz 11bağlarıyla görüp gözettiği bir büyük aile manzarası sergileyen Köse ilçemizin sakinlerinin üzerimdeki hukukunun ödenmeyecek kadar büyük olduğunu ifade etmem gerekir. Okuyup, tahsil ve terbiye gördüğümüz, ihata duvarındaki taşa kazınmış ibaresiyle ilk mektep’teki öğretmenlerimden, Köse Ortaokulu, Gümüşhane İmam Hatip Lisesi ve yüksek tahsil sırasında kendilerinden istifade ettiğim, her birinden bir hisse aldığım hocalarımdan vefat edenleri rahmetle anıyorum, yaşayanlarına sıhhat ve âfiyetler diliyorum. Kırşehir İmam Hatip Lisesi’nde beraber vazife yaparken kendilerinden çok şey öğrendiğim mesai arkadaşlarım, ağabeylerim ve ilk göz ağrısı talebelerimi unutmam mümkün değil. Her zaman müşevvikim B. Sami Özbalcı ve İstanbul beyefendisi Nebi Güdük hocalarıma Cenâb-ı Allah’tan gani gani rahmetler niyaz ediyorum. Gerek Kırşehir İmam Hatip Lisesi müdürlüğü esnasında, gerek Kırşehir Belediye Başkanlığı sırasında beraber çalıştığım, yardımlarını, teşviklerini gördüğüm, her türlü hamiyetine şahit olduğum, Kırşehir sevdalısı Ağabeyim Halim Çakır Beyefendi’yi minnet ve şükranla anıyorum. Bu çalışmayı yayımlanmadan önce, okuma zahmetine katlanan kıymetli dostum Doç. Dr. Ömer Müftüoğlu’na, yine bu çalışma ile alakalı kıymetli tenkit ve katkıları ile yol gösteren, müşterek mesaimiz sırasında zarâfeti ile bize çok şey öğreten, ayrılığı sırasında da vefa numunesi Prof. Dr. Ali Çelik Hocama şükranlarımı arz ediyorum. Gayret bizden, yardım Allah’tandır.