Alınan tahsil ve görülen terbiye, ister klâsik isterse modern kaynaklardan esinlensin ve beslensin, fark etmez. Hepsinin ortak niteliklerinden biri, bize şu fikri aşılamalarıdır: “İslâm’a göre sağlık ve eğitim konularında her şey mubahtır.” Verilen bu şuurun biraz daha açık ifadesi şöyledir: “Din(in) öğretisine göre sağlık ve eğitim alanlarında ayıp, yasak ve günah diye bir şey yoktur, olamaz ve olmamalıdır.” Bir zamanlar İslâm kültür ve medeniyet havzasında bu görüş hâkim ve yaygın iken herhâlde asıl kökler(imiz)den kopuşun, hiç de sahih olmayan başka mecralara kayışın, savruluşun ve en önemlisi de yanlış eğitim-öğretim aşamalarından geçişin kaçınılmaz sonucu olarak galiba bu duyarlılık ve esneklik, tamamen olmasa bile nispeten kaybedildi. O vakit –tabiatıyla- biraz bağnaz, tahammülsüz ve acımasız olunuverdi. Hiç de iç açıcı olmayan bu özelliklere –maalesef- din adına, daha doğrusu “aşırı dindarlık” (ki bunu savunanların hüsn-i zannı ve masum deyimiyle “takva”) dürtüsüyle sahip olunarak bu tür saplantılara katı bir şekilde yapışıldı ve peşinden bu çeşit sapkınlıklar hararetle savunulur hâle geldi. Üstelik bu aşamadan sonra –ne yazık ki- nerede durulacağı bilinemedi, kestirilemedi, becerilemedi ve bir adım daha ileri gidildi: Kendileri gibi inanmayan ve düşünmeyenler, birtakım yaftalarla itham edildi… Hâlbuki biz böyle miydik ve dahi bu çağda böyle mi olmalıydık veya olunmalıydı? Her şey değişti, yenilendi, güncellendi, revize ve restore edildi/oldu ama kafalar hâlâ eskimiş, pörsümüş köhne fikirlerden temizlenemedi, zihinler kokuşmuş anlayışlardan arındırılamadı; dinle akıl, sanki birbirinin rakibi, alternatifi ve düşmanı gibi bellendi/algılandı. Derken –bilhassa son dönemlerde sayıları hızla artan- klikler (cemaatsel yapılanmalar), toplum katmanlarında birtakım takıntılar meydana getirdi ve bu doğrultudaki kişisel eğilim ve yönelişlerin, ideolojik/tarafgir yaklaşımların doğal bir uzantısı olarak kimi kesimlerde –sinir uçlarını andıran- zahirî/göstermelik bazı dinî hassasiyetler oluşturdu. Akabinde bu klişe yapılar üzerinden karşı tarafta/gruplarda yer alanlar, kendilerinden menkul bu sözde kriterlere uyanlar ve uymayanlar diye kategorize edilmeye başlandı. Bu noktada en acı verici ve üzücü olanı ise bu ümmetin, yapay olarak en kaba tasnifle önce “Ehl-i sünnet ve diğerleri” şeklinde ayrıştırılması, sonra da bunların “Fırka-i nâciye ve ötekiler” biçiminde kamplaştırılmasıdır; en basitinden birbirinin rakibi/karşıtı iki kutuplu hâle getirilmesidir, hem de başkaları eliyle değil bizzat İslâm mensupları tarafından. Peki, bu netice kim(ler)e yaradı ve nicelerinin ekmeğine yağ sürdü? Dahası bu tablo, müslümanları, en azından hakiki dindarları mutlu etti mi?