İslâm dini, Hz. Peygamber hayattayken Arabistan yarımadasına yayılmış, kendisinden sonra da İslamiyet’in yayılması devam ederek, bu iman hareketi yeni ufuklara açılmıştır. Kısa sürede doğuda İran’dan başlayarak Çin’e kadar, batıda da Kuzey Afrika, Moritanya ve Endülüs fethedilmiştir. Fetihlerle birlikte bu bölgelerde yaşayan insanlar İslam’a girmeye başlamışlardır. Bu anlamda bilhassa Abbasiler döneminde Türk boyları da kitleler halinde İslâm dinine girmişlerdir. Girdikleri yeni dini samimi olarak benimseyen bu boylar, kendilerinden önceki İslamî biri‐kimi devraldıkları gibi zaman içinde bu birikime özgün katkılar‐da da bulunmuşlardır. Müslüman Türkler, hakimiyet kurdukları Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan da Balkanlara kadar İslâm’ın mührünü vurmuşlardır. Bu geniş coğrafyaya ilave olarak, binyılı aşkın zamandan beri musikiden mimarîye gelişerek olgunla‐şan bir kültür ve medeniyet üslubu teşekkül ettirmişlerdir. Ecdadımız karşılaştığı her yeni durum ve açıldığı her yeni coğrafyada kendi mukaddesleri içinde kalarak, hayatın bütün tezahürleri karşısında bocalamadan kendilerine has terkibe ulaşma başarısını göstermiştir. Bu, bir anlamda ilahi olanla cihanşümul müşterekleri, milli seciye ile harmanlayarak tarihi seyir ve coğrafi muhit içinde bir hayat tarzı geliştirebilme becerisidir. Bu beceri, en azından Batı’ya karşı maddi anlamda yenik duruma düşünceye kadar devam edebilmiştir. Bu dönemde Batı’nın karşı konulmaz sömürgeci yayılmacılığına karşı ayakta kalabilmek için çaba gösterilmiş, aynı zamanda da güçlenmek ve Batı’nın sürekli artan baskılarına karşı koyabilmek için bir dizi ıslahat ve inkılap hareketi icra edilmiştir. Ancak diğer taraf‐tan da kültür ve medeniyetimizin ahengini bozacak teşebbüslerde de bulunulmuştur. Sonuçta içerde bir taraftan bu çalışmalar yürütülürken, dışarıda da Batı’nın fiili işgal, ilhak ve istilalarına da maruz kalınmıştır. Son üç yüz yılımız bu sancılı devrenin muhtelif karşılaşmaları ile doludur. Bu karşılaşmalar boyunca Batı’ya karşı farklı direnç hatları oluşturmaktan, farklı terkipler araştırmaya ve teslimiyete varan yelpazede çeşitli tavırlar sergilenmiştir. Sahip olduğu‘imanı boğmadan’ yaşadığı devrin gerçekleri ile de barışık bir‐çok ilim, fikir ve hissiyat insanı, kültür ve medeniyetimizin selameti adına çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bu faaliyetler halen devam etmektedir. İlmin kuru ve soğuk ifade tarzının hedef kitlesinin sınırlı olduğu malumdur. Fikir sancısıyla üretilen eserlerin de buna benzer bir kaderi vardır. Ancak insanımızın his dünyasına nüfuz edebilmi şctimai nizamla da alakasını kesmemiş emek mahsullerinin daha geniş çevrelerin alakasına mazhar olduğu bir gerçektir. Beş yıldan beri düzenli olarak iki aylık periyotlarla Üslup Dergisi’nde yayınlanan yazılarımı bir araya getirerek daha derli toplu ve kalıcı hale getirmek istedim. Yazılarımda ilmî ölçülerden sapmamak kaydıyla, tefekkür ve hissiyatla bezenmiş bir şekil‐de, deruni hayatımızın iç mimarisine uygun, ancak dış dünyamıza da hitap edecek bir kıvamı yakalamaya çalıştım. Bu eserin kültür ve medeniyet meselelerimize ilgi duyanlara yeni ve farklı bir bakış açısı kazandırmaya katkı sağlamasını diliyorum