İnsanlığın hidayeti yani onu bu dünyada Allah’ın belirlediği kurallar ekseninde yaşatma amacıyla gönderilmiş bir kitap olan Kur’an’da bu amacı gerçekleştirmek için farklı üslup özelliklerinden ve örneklerden yararlanılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Kur’an’da imana ve amele ilişkin ayetlerin yanı sıra insanı bilgilendirici ayetlere de yer verildiği görülür. Kur’an’da muhataba verilmek istenen mesajın içeriğine ve önemine göre korkutucu, uyarıcı, müjdeleyici, ümit verici ve düşündürücü bir üsluba başvurulmasının yanı sıra bu mesaja uygun olarak önceki toplulukların durumundan, dünyadan, göklerden, bu ikisi arasındaki çeşitli varlıklardan, kendisinden ve ahiret hayatından kesitler sunulmuş; kendisinden bu örnekler üzerinde düşünerek mesajı özümsemesi ve hedefe yönelik eylemlerde bulunması istenmiştir. Kur’an’da çeşitli amaçlarla kâinat ve insanın kainatla olan ilişkisine değinilmiştir. Allah’ın varlığı, birliği, kudreti ve merhameti insanın çevresinde müşahede ettiği varlıklar üzerinden anlatılmış, insanlardan bu varlıkların yaratılışları ve fonksiyonları üzerindedüşünerek hakikati bulmaları istenmiştir. Bu yönüyle Kur’an’dakâinata ilişkin bu bilgilerin salt bilgilendirme amaçlı olmadığı;hikmet ve mesaj temelli olduğu görülmektedir. Kur’an’ın ilk muhatapları yarı göçebe cahiliye Arapları olduğundan bu konudaki örnekler hicri altıncı yüzyılda Arabistan coğrafyasında yaşamış olan insanların çevrelerinde gördükleri, bildikleri ve ilişki halinde oldukları varlıklar üzerinden verilmiştir. Allah’a iman konusunda direnç gösteren Mekkeli müşriklerin hakikati görmeleri, inananların ise yakinlerinin güçlenmesi için onların hayatlarında sürekli müşahede ettikleri ekin, zeytin, incir, hurma ve üzüm başta olmak üzere topraktan yetişen ürünlere; bal arısı, deve ve kuşlar başta olmak üzere çeşitli hayvanlara; denize, ondan çıkarılan nimetlere ve orada yüzen gemilere; ay, yıldızlar, güneş gibi gökcisimlerinin yanı sıra gök gürültüsüne, gece ve gündüzün değişimine; farklı dil ve renkteki insanlara ve kendilerine ibret nazarıyla bakmaları ve Allah’ın varlık, birlik ve kudretinin farkına varmaları yani tevhit giysisini kuşanmış bilinçli bir Mümin olmaları istenir. Kur’an’ın ilk muhatabı olmaları sebebiyle Arap coğrafyasından seçildiği için örneklerin bir kısmının yerelliğinden söz edilebilse de bu örnekler üzerinden tüm insanlığa verilen mesaj evrensel niteliktedir.Kur’an’da aynı gaye için vadiler, çöller, nehirler ve denizler gibi coğrafi unsurlara da temas edildiği görülür. Bu noktada hakkında bilgi verilen varlıklardan biri de dağlardır. Kur’an’da sahabe tarafından Hz. Peygambere sorulan on beş sorudan birinin dağlara ilişkin olması, dağların Arap coğrafyasındaki önemini ve sahabenin zihin dünyasındaki yerini göstermesi açısından önemlidir. Karaların yaklaşık dörtte birini oluşturan dağlar dünya için bir denge unsuru olmanın yanı sıra ekolojik denge için de gereklidir. İklim için de önemli yararları bulunan dağlar canlılar için yaşam alanları oldukları gibi canlıların yaşamlarının sürdürülmesi için gerekli olan besinlerin de bulunduğu alanlardır. Dağlar hayvanların yanı sıra insanlara da yaşam alanları olarak kucak açmakta; dünya nüfusunun yüzde 12’si bu alanlarda yaşamaktadır. Hayvancılık, ormancılık ve madencilik açısından da önemli olan dağlar; insanların hammadde ihtiyacını karşıladığı gibi yeni iş kollarının oluşmasına da katkı sağlayarak ekonomiye doğrudan ve dolaylı olarak katma değer sağlamaktadır. Dünyanın su depoları olarak adlandırılan dağlar, suların oluşumu ve depolanması noktasında da önemli bir işlev görmektedir. Son dönemde özellikle depolama alanı olarak kullanımı yaygınlaşan dağların, rüzgâr ve hidroelektrik enerji üretimi, dağcılık, turizm, rafting vb. gibi alanlarda da yararı bulunmaktadır.Yararları ve sahip oldukları gizem sebebiyle dağlar geçmişten günümüze insanoğlunun dikkatini çekmiş ve onun hayatında yer etmiştir. Dağlar içinde bulunduğu coğrafyayı şekillendirdiği gibi, o coğrafyada yaşayan insanların sosyoekonomik hayatlarını, inanç ve kültürlerini de şekillendirmiş; türkü, atasözü, deyim ve efsanelerine konu olmuştur.Dinlerin de dağlarla ilişkisi bulunmaktadır. Zira dağlar özgürlük ve yalnızlık hissini uyandırarak bilinç düzeyini yükseltmesinden dolayı ilahi dinlerde peygamberlere vahyin geldiği mekanlar olarak işlev görmüştür. Hz. Musa Sina'da Allah ile konuşmuş, Hz. İsa Zeytin Dağı’nda, Hz. Muhammed (as.) ise Hira mağarasının bulunduğu Nûr Dağı’nda vahiy almıştır. Bu yönüyle bu üç dinin kitabında da dağlara değinildiği ve bazı dağlardan özellikle bahsedildiği görülmektedir. Tevrat’ta Sînâ Dağı (Har-Sinay), (Horeb), Hermon, Seir, Tabor ve Karmel Dağları, İncil’de Hz. Musa’nın vahiy aldığı Sînâ Dağı’nın yanı sıra Zeytin Dağı ve Sion Dağı en çok bahsedilen dağlar arasındadır. Kur’an’da ise Hz. Musa’nın Allah ile konuştuğu Sînâ Dağı ve Arafat Dağı’ndan bahsedilir. Hadislerde de Sînâ Dağı, Arafat Dağı ve Nûr Dağı’nın yanı sıra bazı dağlardan da bahsedilmektedir. Bununla birlikte İslam’da bu dağlara tarihi ve dini önemi sebebiyle saygı gösterilmekte, bazı inançlarda olduğu gibi dağlara kutsallık atfedilmemektedir.Dağlar bu üç ilahi dinin dışındaki inanç sistemleri ve kültürler açısından da önem verilen ve hatta kendilerine kutsiyet atfedilen mekanlardır. Japoncalarda Fuji-Yama dünyanın ekseni kabul edilen kutsal dağdır. Dağların ruhları olduğuna inanılan ve bunlara tapılan Çin’de K’ouen Louen Dağı ayrı bir öneme sahiptir. Taoistlere göre K’ouen Louen dünyanın merkezinin dağıdır. Uzakdoğu kültüründe Himalaya, dağların kralı ve en kutsal dağ, Meru dünyanın ekseni, Kailāsa Tanrı Şiva’nın ikametgahıdır. Tibet inançlarında kutsal dağlar semaların direkleri veya yerin kazıkları, hatta ülkenin ilahları, mekânın efendileri olarak kabul edilmektedir. Sümerlerde En-lil kutsal dağların da kralı Tanrıdır.Hintliler için, Kailos ve Himalaya kutsal dağlardır. Eski Yunanda ve Yunan mitolojisinde Olimpos Dağı tanrıların ikamet yeridir. Moğollarda, en yüksek dağlar "Dağ-ilah" şeklinde düşünülür ve gökte yaşayan ilahın yeryüzüne indiği yer bir dağ olurdu. Türklerde de dağla ilgili inançlar hem çok eskidir hem de çok yaygındır. Göktürkler Ötüken Dağı’nda da gök ayini icra etmiştir. Hunların Doğu Türkistan'daki Tengri Dağı (Karluktag) da Göktürklerce kutsal sayılır. Bu sebeple dağlar Türk edebiyatında kendine çokça yer bulmuş, birçok türkü, deyim, şiir ve efsanede dağlardan bahsedilmiştir.Kur’an’da çoğunlukla Mekkî surelerde olmak üzere altmıştan fazla ayette dağlardan bahsedilmektedir. Kur’an’da dağlardan bu kadar çok bahsedilmesinin arka planında dağların, vahyin ilk muhatapları olan Arap toplumunun yaşamında önemli bir yer etmesi yatmaktadır. Zira büyük çoğunluğu dağlık arazi ile kaplı olan bu coğrafyada kadim topluluklardan itibaren dağlar yerleşim yeri, sığınak, otlak olarak kullanılmalarının yanı sıra arıcılık faaliyetlerine de ev sahipliği yapmıştır. Araplar sularının bir kısmını da dağlardan temin etmiştir. Arapların sosyokültürel yapısını da etkileyen dağlar onların şiir, deyim ve dolaylı da olsa yeminlerine konu olmuştur. Arapların bu edebiyat ürünlerinde dağları büyüklükleri açısından öne çıkardıkları, yer yer fonksiyonlarına değindikleri, özellikle büyüklük ve metaneti açısından benzetme unsuru olarak kullandıkları görülmektedir. Arap dili ile indirilmiş olan Kur’an’daki dağlar ile ilgili anlatımların Arapların edebi ürünlerindeki anlatımlarla benzeşmesi, bu kitapta mesaj iletirken Arap coğrafyası ve bu coğrafyanın yansıdığı edebi ürünlerin dikkate alındığını göstermektedir.Kur’an’da dağlardan çoğunlukla Mekkî surelerde bahsedilmektedir. Bu durum Mekke ve etrafındaki şehirlerin dağlık olması yönüyle mesajın Arapların aşina oldukları varlıklar üzerinden verilmesinin hedeflendiğini göstermektedir. Bu surelerde sıklıkla yer verilen dağların kıyamette Allah tarafından yerle bir edileceğine yönelik anlatımlar Mekke müşrikleri ve onlarla benzer tavır içerisinde olanlara yönelik bir tehdidi de içermektedir. Ziradünyadaki en metin ve büyük varlıklar olan ve bu yönüyle bazı ayetlerde kibirle de ilişkilendirilen dağların toz duman haline getirileceğine yönelik bu anlatımlarla uluhiyetin tek sahibinin Allah olduğu; onun her şeye gücünün yettiği ve bu yönüyle de müşriklerin putlara yönelik uluhiyet iddialarının geçersiz olduğu ortaya konulmaktadır. Kur’an’da çoğunlukla kıyametteki durumları hakkında bilgi verilen dağlara jeolojik ve meteolojik fonksiyonları, yaşam alanları olmaları, sığınılacak mekanlar olmaları, ibadet mekanları olmaları, vahyin geldiği mekanlar olmaları, nimetlere ev sahipliği yapmaları, Allah’a boyun eğen varlıklar olmaları, peygamberlerin emrine verilmeleri ve yaratmaya şahitlik etmeleri açısından değinilmiştir. Kur’an’da metanet, ihtişam ve sertliği temsil eden dağlara bazı davranışların yanlışlığı, Allah’a itaat ve ondan korku, sorumluluktan kaçış, batıl iddianın büyüklüğü ve korkunçluğu, kibrin yanlışlığı ve insanın acziyeti anlatılırken de değinilmiştir. Kur’an’da -Arap şiirlerinde görüldüğü- gibi bir şeyin önemini ve kesinliğini ifade etmek için dağlara yemin edildiği de görülmektedir. Birçok amaca hizmet eden ve ihtişamıyla dikkatlerden kaçmayan dağlar, hakkında soru sorulan bir varlık olarak da Kur’an’daki yerini almıştır. Kur’an’da dağlara ilişkin ayetlerde yer yer Allah’ın gücünün ve nimetinin hatırlatılmasından bu anlatımların salt enformasyon amaçlı olmadığı; insana ibret, haşyet ve hikmet ile yoğrulmuş bir bakış açısı kazandırma yolunda çevresinde müşahede ettiği en büyük varlığın örnek olarak seçildiği anlaşılmaktadır. Kur’an’da bu amacı gerçekleştirmek için Cudi, Arafat gibi dağlara da özel olarak değinildiği görülmektedir. Müfessirlerin ayetlerdeki mesaja odaklanmaları ve bu sebeple ayetlere bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmaları sebebiyle dağlara ilişkin yorumların çoğu zaman tali ve yüzeysel biçimde yapıldığı, konuya ilişkin müstakil çalışmalarda da dağların jeolojik fonksiyonlarına değinildiği görülmüştür. Bu yönüyle bu eserlerde ilgili ayetlerde neden dağlara değinildiği yahut bu ayetlerde dağlar üzerinden verilen mesajın ne olduğuna ilişkin doyurucu yorumlara ulaşmak çoğu zaman mümkün olmamıştır. Klasik ve modern dönemdeki çeşitli tefsirlerdeki yorumlardan yararlanılan bu çalışmada yer yer eserlerin satır araları okunarak elde edilen bilgilerle konu hakkında bütüncül bir düşünceye ulaşılmaya çalışılmıştır. Kur’an’da dağlara ilişkin müstakil çalışmalar yapılmakla birlikte bu çalışmalarda konuya ya yüzeysel bir bakış açısıyla yaklaşıldığı ya da dağlara ilişkin belli konulara yoğunlaşıldığı; dolayısıyla bütüncül ve derinlikli bir bakış açısının yakalanamadığı görülmektedir. Çalışmamıza en yakın olan ve dağların sekiz başlıkta ele alındığı Types of Mountains in the Qur’an: With a Focus on the Relationships between God and Man and Mountain adlı makalede konunun çoğunlukla ayetlerin ilgili başlıkların altında zikredilmesiyle yüzeysel bir bakış açısıyla ele alındığı ve tefsire ilişkin hiçbir kaynağa müracaat edilmediği görülmüştür.2 Biz ise bu çalışmada klasik ve modern dönemde kaleme alınmış tefsirler ve müstakil çalışmalar çerçevesinde Kur’an’da dağları yirmi üç başlıkta inceleyeceğiz. Çalışmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte dağlara ve fonksiyonlarına ilişkin bilgi verilecektir. Birinci bölümde çeşitli inançlarda, kültürlerde ve Araplarda dağların önemine değinilecektir. İkinci ve son bölümde ise çeşitli alt başlıklarda Kur’an’da dağların ele alınış biçimine değinilecektir. Bu naçizane çalışmamın Kur’an’a yönelik araştırmalara bir katkı sunmasını temenni ediyorum. Gayret bizden başarıya ulaştırmak ise Allah’tandır.