Osmanlı Devleti’nin çağdaşları karşısında geriye düşmesi ve rekabet gücünü kaybetmesi duraklama, gerileme ve nihayet dağılma sürecini yaşamasına sebep olmuş, Birinci Dünya Savaşı ile de yıkılış aşaması gerçekleşmiştir. Başka bir ifadeyle Avrupa aydınlanmasına ayak uyduramayan Osmanlı İmparatorluğu, aydınlanmanın sonucu olarak toplumları etkileyen özgürlük, eşitlik, milliyetçilik gibi fikrî ve siyasi, sanayileşme gibi iktisadi gelişmelerin rüzgârında sürüklenmiştir. Osmanlı unsurlarının özgürlük ve eşitlik gibi temel insanî hakların kullanımı üzerine merkezî yönetime ilettiği talepler, imparatorluktan ayrılma konusunda alttan alta beslenen milliyetçilik faaliyetlerinin paravanı olmuş, Osmanlı yönetiminin bu talepleri karşılama çabaları muhataplarını hiçbir zaman tatmin edememişti. Dolayısıyla devleti kurtarma çabaları da bir ölçüde sonuçsuz kalmıştır. Devletin çağdaşları ile rekabet edebilme yeteneğinin geliştirilmesine yönelik olarak yapılan ıslahatlar, sonraları tamamen Avrupa’yı örnek almanın karşılığı olan Batılılaşma/modernleşme çabaları da istenen sonucu sağlayamamış, Osmanlı unsurları arasında dinî, siyasi, kültürel, ideolojik tartışmalar ve hatta çatışmalar yaşanmasına sebep olmuştu. Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesi ve fermanla vaat edilenler, Batılılaşma konusunda Osmanlı devlet ve toplum yapısının Avrupai şekle dönüştürülmesinin, Avrupai değerlerin kabul edilmesinin işareti olmuştur. Ne var ki, ıslahatlara karşı dinî gerekçelerle, muhalif duran “ulema sınıfı” bu tavrını devam ettirmiş, gelişmeye yönelik adımlar karşısında süreklilik de kazandırmıştır. Bu muhalif davranış öyle bir noktaya gelmiştir ki, Orta Çağ anlayışı âdeta yer değiştirmiş, İslam toplumlarında tutuculuğun hâkim olmasıyla adeta Müslüman bir ruhban sınıfı oluşmuştur. Orta Çağ İslam kültürünün medrese geleneği içinde az-çok karşılığı olan akıl ve bilimi önemseyen yaklaşımı ise Avrupa’da hakkıyla değer bulmuştur. Tanzimat’ın ilanıyla birlikte daha da keskinleşen ulema ile Batıcı aydınlar arasındaki mücadele devam etmiş, ulemanın ve Batıcı aydınların tutucu ve yenilikçi çabaları, biri eskiye dönük, diğeri reformcu nitelikli iki zihniyeti karşı karşıya getirmiştir. Devlet ise, bunların kurumlarıyla birlikte yan yana yaşamasına müsaade etmiştir. Bu yaklaşım, yöneticileri birtakım çekinceleri bakımından rahatlatmışsa da, zihniyetler ve hatta kurumlar ve kurumsallık bakımından bu mücadelenin “kan davası”na dönüşmesine de kapı aralamıştır. Aynı zamanda, çatışmanın gelecek kuşaklara taşınmasına sebep olmuş, bitirilemeyen bir süreç olarak, Türkiye’nin ve Türk toplumunun uzlaşma kültürüne de zarar vermiştir ve vermektedir. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1919 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni imzalamış, 13 Kasım 1918 günü ise mütarekenin imzalandığı Agamemnon zırhlısı, başkaca gemilerle birlikte Marmara’ya girmiş, İstanbul önlerinde demirlemişti. Osmanlı’yı Sevr Antlaşması’na götürecek ve mütareke esnasında işgal edilmemiş olan Osmanlı toprakları (Anadolu) üzerinde emperyalizmin hâkimiyetini sağlayacak süreç başlatılmıştı. Bu süreç ise Türk milleti için Birinci Dünya Savaşı kadar uzun ve daha zor şartlar altında, varlık yokluk mücadelesi vermek zorunluluğunu doğurmuştu. Osmanlı Devleti tarihe karışırken, bu mücadele sayesinde, yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştu. Türkiye, cumhuriyet temeli üzerine kurulan, demokratik ve laik sisteme dayanan bir devlet olarak planlanmıştı. Temel amaç, çok uluslu bir yapıdan, “millî devlet ve millî topluma” ulaşmaktı. Osmanlı Hanedanı’nın “Halifelik” makamını da üstlenmesi, kişi egemenliğine dayanan saltanat rejimindeki birleştirici unsur olan “saltanat”ın hâkimiyetini daha da güçlendirmişti. İstiklal Harbi sıralarında Kuvayımilliye’ye karşı çıkanlar, hatta bazen taraf olanlar bile bu bağlılık içinde hareket etmişlerdi. İslamcı, Osmanlıcı, saltanatçı, hilafetçi çevreler, İngiliz himayesini savunmuşlar, İngiltere’nin lütfedip, Osmanlı’yı himayesine alması için uğraşmışlar, bunun için usluca oturulmasını salık vermişlerdi. Bu çalışmanın kapsamı da, bir ölçüde Osmanlı’dan cumhuriyete geçiş sürecinin karşılığı olan Millî Mücadele döneminde yeniden beliren saflar arasındaki mücadele olmuştur. Millî, demokratik, çağdaş, laik devlet için savaşanlar ile saltanatçı, hilafetçi, İslamcı yaklaşımıyla muhafazakâr/tutucu çevrelerin bu mücadeleye yaklaşımları incelenmeye çalışılmıştır. Yeni Türk devletinin mimarları, Tanzimat’tan bu yana modernleşme konusunda süregelen yenilikçi-tutucu zihniyetler arasındaki ikircikli tavrı bitirmek için Osmanlı yöneticilerine göre daha kararlı ve avantajlıydılar. Cumhuriyet inkılaplarının amacı, bu tereddüt ve kavgaya hukuken ve resmen son vermekti. Yedi düvele karşı kazanılan zafer ve lideri Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın halk nezdindeki itibarı, mücadelede çağdaş yaklaşımı güçlendirmişti. Her alanda gerçekleştirilen inkılaplardan başka, Yakınçağ’da Osmanlı dinî çevrelerinde hortlayan ve bir anlamda laikliğin gerekçelerinden olan Orta Çağ Avrupası’nın ruhbanlık anlayışına karşı; 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması da mümkün olmuştu. Bazen bu uygulamalara karşı muhalif tepkiler verilmiş şeyhler, seyitler, din adamları, tarikatlar ve cemaatler kalkışma girişiminde bulunmuş olsalar da, bu tepkiler bastırılmış, ilgili çevreler ve yapılar sessizliğe bürünmüşler, genellikle de yer altına çekilerek, faaliyetlerini gizlilik içinde yürütmüşlerdi. Daha doğrusu, uygun iklim oluştuğunda açığa çıktıkları zaman böyle olduğu fark edilmişti. Türkiye’de çok partili hayata geçilmesiyle birlikte siyaset-iktidar-oy denkleminde tekkeler, zaviyeler, tarikatlar, cemaatler çok daha kurumsal olarak, yönetim çevrelerinde ve kamuda etkinlik oluşturarak iktidarı paylaşmakta, toplum ve sosyal hayat üzerinde kanunlar kadar, hatta daha da etkili rol oynamaktadırlar. Bugün Türkiye’de, toplumun büyük çoğunluğunun başka seçeneklere ödün vermeyecek ölçüde demokratik sisteme alıştığı bir gerçektir. Bizim derdimiz de demokratik haklarını hukuk çerçevesinde kullanan dindar insanlar, inanç ve ibadetler değildir. Kimsenin vicdan ve ibadet hakkını sorgulamak gibi bir niyetimiz olmadığı gibi buna hakkımız olmadığının da farkındayız ve aksini haksızlık olarak gören bir vicdana sahibiz. Konuyu gündeme getirişimiz, Allah’ın, halkın inancının ve dinî hassasiyetlerinin, ticari ya da siyasi itibar hesaplarıyla kullanılıyor olmasındandır.Cumhuriyet’in ilanından 100 yıl sonra, Türkiye’de bir vakıa olan tarikat ve cemaat yapılanmaları, kamu kurum ve kuruluşlarındaki kadrolaşmalar, iktidar paydaşlığı, iktidar ve yönetim çevrelerinin Cumhuriyet, Atatürk ve başkaca değerleri üzerinden açtıkları tartışmalar ve yapılan söylemlerin, Kurtuluş Savaşı yıllarındakilerle örtüşmesi, rövanşist bir tavırla karşı karşıya olduğumuz hissini vermektedir. M. Kemal Öke, 2004 yılında yayımlanan Derviş ve Komutan adlı eserinin ön sözünde, Ak Parti’nin Türkiye’nin kimlik sorunsalının çözülmesi konusundaki sorumluluğuna işaret ederek, “büyük uzlaşma”nın sağlanıp sağlanamayacağını soruyor ve şartlara göre çok ümitli olmadığını da belirtiyordu. Kanaatimiz, mevcut şartlara bakarak üstadın haklı çıktığı yönünde. Türkiye’de yaşayan her fert, uzlaşmacılık konusunda geldiğimiz noktayı takdir edebilecektir. Bu hissiyat içinde bu çalışma yapılmış, en zayıf ihtimallerin bile önemsenmesi tedbirli ve hazırlıklı davranılmasına katkı sağlaması ümidiyle ilgililere, okuyuculara sunulmuştur. Takdir ve son söz okuyucunundur.