Toplumların dini ve beşerî inanç-kültür hayatlarında kutsal dağ inanışları tarih boyunca bir şekilde var olmuştur. İnsanlar yaşadıkları çevrelerinde gördükleri ve büyüklüklerinden etkilendikleri dağlara da ayrı bir önem ve değer vermişlerdir. Buraları kendilerince tarihten ve inançtan gelen manevi tesirler sayesinde kutsal görmüşlerdir. Her birisinin farklı hatıraları olduğu şeklinde efsaneler oluşturmuşlar ve zamanla bunu zenginleştirerek toplum hayatına sunmuşlardır. Dağ; tanrı ile yakınlaşma, konuşma ve buluşma mekânlarıdır. Ruhi/manevi güçlerin bulunduklarına inanılan yerlerdir. Budan dolayı orada dini birtakım ritüeller yapılır ve tanrıya sunulur. Böylelikle orada bulunmak hem kişilerde inancın sağlamlaşmasına vesile olur, diğer taraftan kendilerine olan özgüveni artırır, hem de tanrıya yakın olunması sebebiyle ölüm sonrasındaki hayatlarında huzur bulacaklarına inanırlar. Dağ başlarında mezar, türbe vs.nin yer almasında bu inanışın etkisi oldukça büyüktür. Semavi dinlerde (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) dağlara atfedilen ve yüklenen birtakım manalar vardır. Sözü edilen dinlerin peygamberleri ilk vahiyleri (Hz. Muhammed) veya ilahi kitapları (Hz. Musa ve Hz. İsa) dağda almışlardır. Dolayısıyla dağlar, vahyin merkez üssü gibidirler. Bu durum dinlerin kutsal kitaplarında da yerini almıştır. Vahiy metinleri olan kitaplarda bazı dağların isimleri zikredilmiş, bazılarına da atıflar yapılmış, insanların dağlarla ilgili manevi bağlantı kurmalarına ve ilgi göstermelerine dikkat çekilmiştir. Kur’an-ı Kerim’e göre dağlar, yerin sarsılmasını önleyen kazıklardır. Topoğrafik konumu ve fiziki yapısı ile insanların dikkatini çeken heybetli ve haşmetli kütlelerdir. Dağlar, dünya gezegeninin kendi ekseni etrafındaki dönüşünün düzgün bir şekilde olmasını ve fark edilmeden devamını sağlamaktadır. İnsanlar dağların bu hayati özelliklerini kısmen bilerek veya hiç bilmeden kutsallaştırmışlardır. Bu durum beşerî inançlarda/dinlerde de farklı görülmüş ve saygı gösterilmiştir. Dağı olmayan düz arazilere çok katlı kuleler inşa edilmiş ve tanrıya yakın olmak ve irtibatta bulunmak istenmiş ve bu ihtiyaç kuleler vasıtasıyla temin edilmeye çalışılmıştır. Kitaplarda sadece dağlara değil, onlarla bağlantılı ve kutsallığı olduğuna inanılan tepelere ve vadilere de yer verilmiştir. Böylece birbirleriyle irtibatlı olan yeryüzü şekilleri aralarında kutsallık bağlantıları da kurularak bir bütünlük ortaya konulmaya çalışılmıştır. Her inançta kutsal kabul edilen mekânlara girişler ve çıkışlar için belirli kurallar vardır. Çünkü oralar rastgele yerler ve mekânlar değildirler. Mesela; Mekke’de “harem bölgesi”ne girebilmek için önce Müslüman olmak, sonrasında da ihramlı olmak gerekir. Hz. Musa da Tur dağına çıkmak istediğinde Allah tarafından ayakkabılarını çıkartması şartı ileri sürülmüştür. Kutsal sayılan mekânları ziyaret etmek, oralarda ibadetlerde bulunmak insanda var olan fıtri özelliğe de uygun düşmektedir. Zira canlılar içinde bu vb. davranışları ortaya koyabilen, yaptıklarının farkında ve bilincinde olan tek varlık insandır. Hatırlatmak isteriz ki, dünyada her şey kutsal değildir. Kutsal olan şeylerin bilgileri dini, tarihi ve efsanevi metinlerde/destanlarda belirtilmiş ve açıklayıcı bilgilere de yer verilmiştir. Dolayısıyla kutsal yerler rastgele kutsallık kazanmamışlardır. Onların arkalarında dini, tarihi ve mitik değerler vardır. O dağların şahitlik ettikleri birtakım olaylar ve muhatap oldukları bazı yaşanmışlıklar bulunmaktadır. Bunların her birisi, kutsallığın oluşmasında ve olgunlaşmasında önemli etkenlerdir. Dağların Türk kültür ve edebiyatında da etkileri görülmekte, maddi/manevi bağlantıları toplum hayatında derin izler bırakmaktadır. Nitekim dağlar tarih içinde bazen ana-baba olarak görülmüşler ve bazen de sığınılacak emin mekânlar şeklinde düşünülmüşlerdir. Dağlar kimi zaman haber getiren, kimi zaman dertlerin paylaşıldıkları yerler olmuşlardır. Dağlar bazen sevenleri birbirinden ayırdığı yerler olurken, bazen de ayrılanların kavuşmalarına vesile oldukları yerlerdir. Yine dağlara hitaben yazılan şiirler, söylenen türküler, atasözleri ve deyimler de önemli sözlü ve yazılı edebi türlerdendir. Özellikle kutsal mekânlar olarak bilinen kategorinin en önemli ve en büyük kısmını dağlar oluşturmaktadır. Dağların olmadığı bir kutsallık alanı dar ve küçüktür. Dağların heybeti ve haşmeti kut sallık değeri ve hacmine de yansımaktadır. Çünkü dağlar, her zaman göz önündedir, gökyüzüne yakınlığı ile bilinen belirgin kütlelerdir. Ayrıca başındaki sis, fırtına ve karların olduğu sert rüzgârların estiği, tabiat olaylarının hiç eksik olmadığını mekânlardır. Bu yapıları sebebiyle tarih boyunca insanları sürekli kendisine baktırmış ve bir bakıma kendilerini takip etmeleri hususunda onları mecbur bırakmışlardır. Bu yapıları sebebiyle dağlar statik değil, dinamik yerler ve yüksek mekânlardır. Her ne kadar dağlar jeolojik kırılmalar sonucunda ortaya çıkmış olsalar da onları sadece jeolojik ve ontolojik nitelikleri bakımından da değerlendirmek gerekir. İnsanlar ve diğer canlılar dünya üzerinde rahatlık içinde yaşamaktalarsa bunun yegâne sebebi, dağların dünya için icra ettiği hem fiziki hem de metafiziki katkılarıdır. Bütün bunlar bir bütünlük içinde görülmeli ve sentezlenmelidir. İslam’a göre hem bu dünya hem de üzerinde yaşamakta olan varlıklar bir gayeye matuf olarak yaratılmışlardır. Her bir canlı ve cansız varlığın dünya ve insanlar için etkileri ve faydaları bulunmaktadır. Bir defa daha belirtmek isteriz ki, dağları, sadece yüksek yerler ve başı dumanlı mekânlar olarak değil, dağlar üstü ve ötesi birer varlık kütleleri şeklinde görmek gerekir. Bu durum dağların, dünyamız için varlık sebebini bilmemize ve önemine her daim dikkat etmemize birer vesiledir. Ayrıca dağlar, hem ilahi faaliyetlerin yapılmasında güven ve eminlik yerleri, hem de tefekkür ve tezekkür mekânlarıdır. Hem yaşayanların tanrı ile buluştuklar ve konuştukları, hem de dini ritüellerin bir kısmının yerine getirildikleri yerlerdir. Bunun içindir ki, dağların insanlara çok sayıda manevi/uhrevi katkıları da var demektir. Bu kitap, araştırma teknikleri, yaklaşımları ve yorumlamaları itibarıyla sahasında hazırlanan ilk kitap olma özelliğine sahiptir. Dolayısıyla birtakım eksiklerinin olacağı gayet tabiidir. Var olan eksiklikler için ileri sürülecek görüşlere, yol gösterici fikirlere ve katkı verici tenkitlere açığız. Böylelikle kitap olgunlaşma sürecine girmiş olacak ve daha faydalı bir çalışmaya dönüştürülmüş olacaktır. Kitabın hazırlanmasına fikir ve kaynak noktasında destekte bulunan ilim sahibi bütün dostlarıma çok teşekkür ederim. Gayret bizden tevfik Allah (c.c.)’tandır.