Elviye-i Selâse’nin küçük bir köyünde1 doğmuş biri olarak çocukluk yıllarımın uzun kış geceleri, köyün yaşlılarından savaş, göç ve askerlik hatıraları dinlemekle geçti. Özellikle küçük yaşta silahaltına alınan ve silahı boyundan uzun olan dedem (annemin dedesi) Mustafa’nın Millî Mücadele, I. Dünya Savaşı sırasında Ruslara esir düşen Arnavut’un ise esaret hatıralarını can kulağıyla dinler, o günkü çocuk muhayyilemle anlatılanları anlamaya çalışır, işin içinden çıkamadığım zaman da Erzurum ağzıyla anlatılanların birer hekâttan ibaret olduğunu düşünür, rahatlardım.
Çocukluk günlerinde dinlediğim bu hatıraların eğitim hayatıma etkisi olmuş muydu bilmiyorum fakat tarih bölümünden mezun olup bu bölümde öğretim üyesi olunca akademik çalışmalarımın bir kısmını Osmanlı savaş esirleri üzerine yoğunlaştırdım.
Hâl böyle olunca da çocukluğumda anlatılan o anıların birer hekât olmadığını, hakikatin ta kendisi hatta yaşananların sadece küçük bir parçası olduğunu gördüm.
Dedem Mustafa’nın aslında komutanlığını Yarbay Halit Paşa’nın, kurmay başkanlığını da Kurmay Binbaşı Yusuf Kemal Bey’in yaptığı VII. VIII. ve XI. Kafkas Piyade Alaylarıyla III. Topçu Alayı, süvari ve sıhhiyye bölüğünden oluşan ve karargâhı Giregösek’te2 bulunan III. Kafkas Tümeni’nde görev yaptığını, Doğu Cephesi’nin kapanması üzerine Batı Cephesi’ne kaydırılan ve Sakarya Savaşı sırasında II. Grup Komutanlığı emrinde, Büyük Taarruz’da ise Sakallı Nurettin Paşa’nın komutasındaki I. Ordu’da görev yaptığını tespit ettim. Köylülerin Arnavut ismini verdikleri kişinin de Arnavut değil, Rus esaretinden kaçtıktan sonra gidecek yeri olmadığı için Oltu’ya gelip, burada kalan Tikveşli3 Abdullah olduğunu öğrendim. Buna rağmen özellikle I. Dünya Savaşı sırasında muhasım devletlere esir düşen Osmanlı esirleriyle ilgili bildiklerimiz veya öğrendiklerimiz oldukça sınırlıydı. Zira bazıları hayatlarının dramatik bir dönemini işgal eden bu felaket hatıralarını zihinlerinden silip atmayı, yaşadıkları acıları unutmayı tercih ederken bir kısmı da gelecek nesillere mesaj vermek istercesine kaleme alarak ölümsüzleştirmeyi seçmişti. Kaleme alanlar her ne kadar kendi hatıralarını nakletmeye çalışsa da aslında farkında olmadan bir neslin sözcülüğünü yapıyor, dramını anlatıyordu ki o nesil de Hüsamettin Tuğaç’ın ifadesiyle “imparatorluğun son muharip” nesliydi.
Okumakta olduğunuz bu hatırat da imparatorluğun son muharip neslinin yüz binlerce üyesinden biri olan, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunda yedek subay olarak görev yapan ve Filistin-Suriye Cephesi’nde savaşırken İngilizlere esir düşen Nurettin Artam’ın 17 Mart-7 Temmuz 1924 tarihleri arasında Vakit gazetesinde Mısır Çöllerinde Türk Gençleri başlığıyla yayınlanmış tefrikalarının günümüz Türkçesine aktarılmasıyla ortaya çıkmıştır.
Eser yayıma hazırlanırken diline müdahale edilmemiş fakat okuyucuya kolaylık sağlamak açısından eserin sonuna eserde geçen bazı Osmanlıca, Arapça ve Farsça kelimelerin anlamlarını içeren küçük bir sözlük eklenmiştir.Önemli görülen kişiler, yerler, olaylar ve kavramlar da dipnotlarla açıklanmaya çalışılmıştır.
Hatıratın editörlüğünü yapan Oğuzhan Murat Öztürk’ün şahsında Ötüken Neşriyat’a, metnin dil kontrolünde desteğini esirgemeyen Dr. Ömer Faruk Karataş ve Erdem Ak’a, bilgi ve birikimiyle çalışmaya değerli katkılar sunan Şaban Özdemir’e, Muhsin Ertürk Budak’a, eserin yayımlanması sırasında bizlere göstermiş oldukları kolaylıklardan dolayı Nurettin Artam’ın yaşayan varislerinden Devrim Alp Artam ve eşi Burcu Bartın Artam’a teşekkür ederim…
Serkan Erdal
20 Haziran 2022, Erzurum