Türk ve İslâm kültüründe sosyal ve siyasal konularda düşünürlerin eleştirilerini dile getirdiği bir “siyasetnâme” geleneğioluşmuştur. Bilindiği gibi bu gelenek kamuoyuna değil, halifelere,padişahlara ve sadrazamlara seslenmiştir. Tanzimat’a kadar bu coğrafyada siyasal konularda duyarlı bir kamuoyu oluşmamıştır. “Tebaa” ya da “kul”lardan oluşan halifeliğin veya saltanatın insan unsurunun siyasal hakları olmadığından, halk siyasal konulardan uzakkalmıştır.Her ne kadar değişimin ilk belirtileri onsekizinci yüzyılda görülmeye başlansa da 1830’lu yıllar Osmanlı sosyal ve siyasal yapısındabir dönüm noktasıdır. 1831’de resmî gazete niteliğinde yayınlanmaya başlanan Takvim-i Vekayi’nin yayın amaçlarından biri, saray iletebaa arasındaki iletişimin sağlanmasıdır. Bu yıllarda Osmanlı yönetimi ilk defa bir kamuoyuna ihtiyaç duymakta ve bu kamuoyunukendi yayın organı aracılığıyla oluşturmak istemektedir. Takvim-iVekayi’nin yayınlanması, o zamana kadar mevcut olan dil, edebiyatve kültür alanındaki farklılığın -kaldırılması olmasa da- azaltılması yönünde bir çaba olduğunun göstergelerindendir. Zira Osmanlıyöneticileri Modern Batı’da kültürün siyasal bütünleşme açısındanoynadığı işlevin farkına varmışlardır.Müslümanların hâkim olduğu çok-dinli bir imparatorluk olanOsmanlı, Tanzimat Fermanı’yla (1839) insan unsurları arasındainanca dayalı farklılık izleme politikasından vazgeçme gibi bir hedef belirlemiştir. Bu hedefin çıkış noktası, üst bir değer olarak lâiksistemin benimsenmesi midir? Yoksa devletin varlığını devam etti recek bir strateji arayışı mıdır? Tanzimat döneminde devletin izlemiş olduğu politikalar gelgitli olduğu için bu soruların net cevabınıvermek zorlaşmaktadır. Fakat açık olan şeyler vardır. Tanzimat’labirlikte dinsel ve kültürel unsurların sesleri yükselmeye başlamıştır. 1860’lara gelindiğinde Osmanlı kamuoyu oluşmuştur. Ancak bu1830’larda istenen kamuoyundan çok farklıdır: Devlet tarafındanyönlendirilen bir kamuoyu değil, devleti yönlendirmeye, biçimlendirmeye, gerektiğinde siyasal rejimi değiştirmeye kalkışacağını hissettiren bir kamuoyu.Osmanlı kamuoyunun oluşumu, sivil gazetelerin ve sivil aydınların öncülüğünde gerçekleşmiştir. Matbaa kapitalizmi Osmanlı’dailk defa entelektüel kesimin ekonomik anlamda devlete bağlılıktankurtulabilmelerine imkân vermiştir.Osmanlı aydınının siyasal ve toplumsal alanda halka öncülüketmeleri, kendi düşüncelerinde birçok konuya açıklık getirmelerinigerekli kılmıştır. Devletin ve siyasetin amacının ne olduğu; vatanıngerçek sahiplerinin kimler olduğu; modernleşen devlette hangi kültürel değerler etrafında siyasal bütünleşmenin sağlanacağı; halkınmı yoksa devletin mi esas olduğu, devletin halka mı yoksa hanedanlığa mı ait olduğu; siyasetin dinsel kimlikten arındırılması mıgerektiği, yoksa adâlet ve hoşgörü gibi ilkeler çerçevesinde farklıdinlerin siyasal katılımının mı sağlanması gerektiği… Bu konularüzerinde yapılan tartışmalar, 1860’lardan itibaren Osmanlı toplumve siyaset düşüncesinin oldukça zenginleştiğini göstermektedir.Temel sosyal ve siyasal sorunlara yaklaşımlarındaki farklılıklar,doğal olarak aydınlar arasında bölünmelere neden olmuştur. Herkimlik sınır çizer. İçeride tutulmak istenenlere yapılan her özelvurgu, dışarıda tutulacakları da belirginleştirir. Bu çerçevede Osmanlı’da ondokuzuncu yüzyılda oluşan siyasal kimlikler sıraylaBatıcılık, Muhafazakârlık ve İslâmcılık biçiminde olmuştur. Bu üçkimliğin ortak özelliği Osmanlıcılık kimliğini içeriyor olmalarıdır.Yirminci yüzyılın başlarında bu kimliklere Türkçülük de eklenmiştir. Osmanlıcılık kimliğiyle en gerilimli durumda olan Türkçülükdüşüncesi olmuştur. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı esnasındahızla yükselen Türkçülük kısa sürede Osmanlıcılık düşüncesini işlevsizleştirmiştir. Bu tarihten günümüze kadar Batıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük -her biri dönemsel yükselişler ve düşüşler yaşamış olsada- varlıklarını korumuştur.Bürokratik Aydınlar ve Sivil AydınlarModern Türk düşünce tarihinin temel özelliklerinden biri, “bürokratik aydın” ve “sivil aydın” ayrımıdır. Modernleşme dönemi bürokratik aydınlarla başlamış, bir kuşak sonra sivil aydınlar ortayaçıkmıştır. İlk bürokratik aydınlar Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, FuatPaşa, Ahmed Cevdet Paşa’dır. İlk sivil aydınlar ise İbrahim Şinasi,Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suavi’dir. Şinasi örneğinde görüldüğü gibi, Batılılaşmacı sivil aydınlar halkta bir karşılık bulamamış, etkileri dar bir alanda ve kısa süreli olmuştur. Muhafazakârsivil aydınlar (Namık Kemal, Mehmet Âkif ) ise gerek halkın siyasalve sosyal duyarlılıklarını yansıtan coşkulu edebî metinler üreterek,gerekse önerdikleri reformları halkın değerleriyle uzlaştırmaya özengöstererek birkaç nesil üzerinde etkili olabilmişlerdir.Bürokratik aydınlar, devlet görevlerinde çalışmayı tercih ederek,fırsat bulduklarında yapılacak reformlara danışmanlık etme yolunu tercih etmiştir. Sivil aydınlar, genellikle gazetecilik ve edebiyatımeslek olarak benimsemişler, devlet memuriyetinde oldukları zamanlarda düşüncelerini edebî ürünler ve gazete yazılarıyla halkaulaştırmaya önem vermişlerdir.Bürokratik aydınlar kamu görevlerinde kalamadıkları durumlarda bürokrasiyle ilişki kurmanın bir yolunu bulmaya çalışmışlardır.Bürokratik aydınların devletten en uzak kaldıkları anlar, devleti birdarbeyle ele geçirme planları yaptıkları anlardır (Abdullah Cevdet,Ahmet Rıza).Bürokratik aydınlar, siyasal dönüşüme öncelik verirken, sivil aydınlar toplumsal dönüşüme öncelik vermiştir. Bu fark ikincilerinhalka daha yakın oldukları ve programlarında halkın dinsel ve geleneksel değerlerine daha fazla önem verdikleri anlamına gelmektedir. Yani Türk modernleşme tarihinde “Batıcı” ve “devrimci” fikirler daha çok bürokratik aydınlar tarafından savunulmuştur. Sivilaydınlar ise “muhafazakâr” ve “İslâmcı” (Said Halim Paşa, MehmetÂkif ) ideolojileri savunmuşlardır. Bu arada Türkçülük ideolojisinisavunanlar, Bürokratik aydın ve sivil aydınların karması niteliğin de görülür. Ziya Gökalp’in “hars-medeniyet ayrımı” ile “Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muasırlaşmak” şiarı, Türkçülerin muhafazakârlık ve devrimcilik arasında gidiş gelişlerinin iyi bir göstergesidir.Batıcı ve İslâmcı aydınlar savundukları değerleri daha açık ortayakoyarken, Türkçü aydınlar fazlasıyla konjonktürel/pragmatist birçizgide yürümüşlerdir. Bu kitapta yer alan son yazı, on yıllık kısa birsüre içinde Türkçü aydın Ömer Seyfettin’in birbirine zıt düşünceleriTürkçülük ideolojisi adına dile getirişinin örneklerini vermektedir.Kitapta modern Türk düşüncesi içinde bürokratik aydın-sivil aydın ayrımına tam olarak uymayan iki isim de ele alınmıştır: PrensSabahattin ve Said Halim Paşa. Prens Sabahattin, Osmanlı’nın temel sorununun siyasal değil sosyal olduğunu düşünmüştür. Devletten ziyade halkın dönüştürülmesini savunmuştur. Siyasal varoluşsorunu yaşanan bir dönemde kalkınma sorununa aşırı önem vermesi, siyasal mobilizasyonun hızla yükseldiği bir süreçte duygularadeğil de akla hitap etmeyi seçmiş olması ve politik rakiplerinin kurduğu otoriter rejim tarafından takip altına alınması yazılarını kaleme aldığı dönemde Sabahattin’in düşüncelerinin halk tarafındanbenimsenmesini zorlaştırmıştır. Onun Türk toplumsal ve siyasalyapısı üzerine analizleri, 1950’lerden itibaren yeniden ilgi görmüştür. Sabahattin’in düşüncelerinin sivil olmadığı için değil, politikmobilizasyonun ileri safhada olduğu bir süreçte ultra-sivil bir sesolduğu için karşılık bulmadığı söylenebilir. Öte yandan Sabahattin,döneminin siyasal otoritesini (II. Abdülhamit) askerî yöntemlerleve yabancı güçlerin desteğiyle devirmeyi önerecek kadar bürokratikaydın kimliğine yakın olmuştur.Said Halim Paşa, bürokratik çevrelerde yetişmiş ve elit yaşama sahip muhafazakâr-İslâmcı bir düşünürdür. Batılaşma karşıtıdır, modernleşme ve uluslaşma üzerine çekinceleri bulunmaktadır.Toplumun geleneksel dokusunu değiştiren modern eğitimi ve siyasal ıslahatları eleştirir. Buna rağmen, siyasî hayatında bürokratikaydınlarla birlikte çalışmış ve uzun yıllar İttihat ve Terakki hükümetinin sadrazamlığını yapmıştır. Siyasal düşüncelerin kaderlerininbelirlendiği bir süreçte, aktivist bir çıkış göstermeyip, İslâmcılığın,dolayısıyla muhafazakârlığın kuramsal çerçevesini oluşturmaya çalışmıştır. Bu durum onun kitleleri harekete geçirmek yerine, bürokrasi içinde kalarak, düşüncelerini hayata geçiremese bile, siyasal yapının radikal dönüşümünü engelleme gibi bir çaba içinde olduğunudüşündürmektedir.Bu kitapta yer alan yazıların bir kısmı 2004-2013 yılları arasındaçeşitli dergilerde (Selçuk İletişim, Muhafazakâr Düşünce, Doğu Batı,Düşünen Siyaset, Demokrasi Platformu) yayınlanmış makalelerdenoluşmaktadır. Yazıların yayınlandıkları tarihlerde ilgili okuyucuyaulaştığından eminim. Ancak belli bir konu kapsamında yaptığımçalışmaların bir kitapta toplanmış olmasının sistematik okumalaraimkân vereceği kanaatindeyim. Kitap günümüz sosyal ve siyasal düşüncesini anlamada önemli katkı sunacak bir içeriğe sahiptir. Bunarağmen, kitabın 1839-1923 dönemi Türk düşüncesinin eksiksiz biranalizi olmadığını hatırlatmak isterim.