Kelâm İlminin temel üç konusundan olan Nübüvvet, tarih boyunca farklı tartışmalara kaynaklık etmiş, ekoller arasında konuya ilişkin farklı kabuller paylaşılmıştır. Bu tartışmaların en başta geleni, peygamber göndermenin Allah’a vacip olup olmadığı meselesidir. Bir diğeri ise akla rağmen peygambere ihtiyaç duymanın, aklın değersiz görülmesi anlamına gelip gelmeyeceğidir. Zira bu varsayıma göre akıl varsa ve insana kâfi ise Peygambere ihtiyaç yoktur. Bir yandan peygambersiz bir dini yaşamanın imkânı tartışılırken öte yandan bu kurumun akıl temelinde gereksizliği dile getirilmiştir. Konunun felsefi ve teolojik zemini bu yönüyle ihtilaflı bir konudur. İslam kelâm ekollerinin bazıları dini sorumluluğun ancak şer’î bildirimle olası görürlerken peygamberin tebliğ etmediği ve tebliğ edilmiş öğretiye ulaşma imkânı bulunmayan bir sosyolojik zeminde insanın sorumluluğunun askıya alındığını varsayarlar. Bu yüzden olmalı ki fetret dönemi insanlarının durumu ile kendilerine tebliğin ulaşmadığı insanların sorumluluklarından bu ekollerde söz edilemez. Gerek Eş’arî gelenek gerekse rivayet ehli (selefi) söylemin temel tezi bu yöndedir. Diğer bazıları ise insanın akli imkânlarla evrende bir yaratıcı olduğu fikrine ulaşabileceğini, iyi kötü hakkında bazı temel ayrımları ise yapabileceğini varsayarlar. Dolayısıyla sorumluluklarının da olacağını kabul ederler. Bu ikinci grubun akla yaptıkları vurgu abartılı bir tonlama ile dile getirilerek sanki bu ekollerin nübüvveti gereksiz gördükleri onlarsız bir dini yaşamın da mümkün olduğunu söyledikleri varsayılmıştır. Fakat bu doğru bir değerlendirme olmayıp teolojik bir yanılgıdır. Müslüman gelenek içerisinde peygamberin nübüvvetin dini bir gereklilik olduğunu onaylamayan bir ekole ise rastlanamaz. Berahime ve seneviye… gibi nübüvveti tartışmalı hale getiren yapılar Müslüman geleneğe mensup kabul edilmişse bile, bu bir yanılgıdır. Müslüman gelenek içinde aklı temel bazı konularda inanca kaynak olarak gören ve peygamber olmasa bile insanın sorumluluğunun devam ettiğini, bu yönüyle dinin dışardan bir uyarıcıdan başka insanın enfüsi değerlendirmelerinin de etkisini göz ardı etmemeyi telkin eden bir görev üstlenir. Gerek Mâturîdî gerekse Mu’tezilî çağrının bundan daha fazla bir anlamı yoktur. Zira Mu’tezile, adalet ilkesi ile ilişkili ele aldığı Nübüvvetin gereksizliğini savunmak bir yana insanın bu kuruma duyduğu ihtiyacı abartarak ifade ettiği için olmalı ki insana peygamber göndermek Allah’a vaciptir şeklinde ifade etme yoluna gitmiştir. Bu ekolde insanın vahiy ve peygamberden yoksun kaldığında aklın cevapsız bırakacağı sorun alanları da tespit edilerek vahyin ve peygamberliğin gerekliliğine gerekçeler bu ekoller nezdinde ortaya konulmuştur. Çalışmamızda, peygamberlik kurumuna ilişkin kavramların bilinmesi, söz konusu kuruma ilişkin tartışmaları farkına varmak sadedinde kaçınılmaz görülmüş ve bu eksiklik giderilmeye çalışılmıştır. İslam geleneği içerisinde farklı teolojik ekollerin bu kuruma ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerine eleştirel bir yaklaşımla yer verilmiş olmakla birlikte bu çalışmada peygamberlik kurumu, tarihsel bir çalışma alanı olarak değil, insan sorumluluğu ile olan ilişkisi bakımından güncel ve aktüel boyutuyla öne çıkarılmıştır. Özellikle peygamberin insanlardan seçilmesinin nedenine ilgi gösterilmiştir. Çünkü görüldüğü kadarıyla bir yandan peygamberin insan olması bazı dindarlar tarafından peygamberi sıradanlaştıran ve dinin önerdiği model olmaktan çıkaran bir yaklaşım olarak görülmüştür. Öte yandan, birinci yaklaşıma muhalefetle, bazı dindarlar nezdinde peygamber, örnek alınamaz insanüstü bir varlık olarak konumlandırılmıştır. Bu durumda peygamberi sıradan insandan ayıran ve onu örnek haline getiren masumiyet gibi nedenler öne çıkarılmıştır. Peygamberlik kurumu, bu çalışmada insanın sorumluluğu ile teolojik ilişkisi sebebiyle güncel sorunlara cevap olabileceği varsayımı ile öne çıkarılmıştır. Öte yandan çalışmamızda peygamberliğin sona ermesi meselesine, İslam kelâmı açısından ifade ettiği anlam ve insan sorumluluğu ile söz konusu kurum arasındaki ilişki sebebiyle özel önem verilmiştir. Peygamberliğe ilişkin bir diğer tartışma konusu, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin davasında haklı olup olmadığını bilmenin imkânı meselesidir. Şayet mümkün ise nasıl bilinebileceği problematiğine ilişkindir. Bu sorun, modern peygamberlik iddialarına karşı, Müslüman inancına sahip insanların bilinçlerini diri tutmak amacına dönüktür. İslam kelâm geleneğinde peygamberliği ispat etme konusunda kullanılan ana delil mucizedir. Bu nedenle sıra dışı görünümü sergileyen bütün olağanüstülükler her zaman teologların gündeminde olmuştur. Bunlardan mucizeye en çok benzeyeni, Allah’ın dostları kabul edilen veli kullarının elinde meydana gelen keramet adlı sıra dışı olaylardır. Keramet, İslam teolojik geleneğinde belli teorik gerekçelerle tartışılmıştır. Bu tartışmalar, olağan üstü olayların iyi insanlara Allah’ın desteği ve nimeti olduğu yönündeki pozitif değerlendirmelere yol açmıştır. Konuya ilişkin diğer bir teolojik tartışma ise olağan üstü olayların yalnızca iyi insanlar ile sınırlı olmadığı, dindarların nazarında batıl inanç temsilcilerinin de zaman zaman bu olağan üstü güçlerle donatıldığı yaklaşımına dayanır. Bu durum fevkaladeliklerin teolojik durumunu yeniden tartışmayı gerektirmiştir. Sıra dışı olaylar kategorisindeki tüm diğer fiillerin mucizenin muadili olduğunu kabul eden Müslüman gelenek, ortaya net bir ayrım koyamamış, mesela mucize ile keramet arasındaki yegâne ayrımın iddia sahibinin nübüvvet iddiası olduğunu söylemiştir. Hatmu’n-nübüvve ile peygamberliğin sona erdiği söylense bile, Müslüman geleneğin resul-nebi ayrımı sebebiyle Behâîlerin risaletin devam ettiği yönündeki iddialarının süregeldiği unutulmamalıdır. Bu yönüyle çalışma, sadece teologların sıra dışı güçlere ilişkin yorumlarını görmeyi amaçlamaz. Bunun yerine onların olağan üstü olaylara ilişkin anlayışlarının doğurduğu sorunları görmeyi amaçlar. Bu yönüyle çalışmamız İslam teologlarının sıra dışı güçlere ilişkin anlayışını değil, insanın genel olarak olağan dışı olaya ilişkin anlayışını görmeyi amaçlar. Bu temel algı ile bağlantılı olarak sadece Kelâmcıların konuya yaklaşımları değil farklı inanç gruplarının sıra dışı ya da olağan üstüne ilişkin yorum ve algılarına da çalışmada yer verilmiştir. Nübüvvet bahisleri bağlamında araştırmamızda tartışılan bir diğer sorun alanı, peygamberin günah işleyip işlemediği meselesidir. Kur’an’da kendisine itaat etmenin vacip olduğu belirtilen peygamber, dinin önerdiği ideal insan tipini temsil eder. Bu durumda peygamberin günah işlediği varsayımı ona itaati vacip bilen ümmetinin yanlışlarında da onu takip etmeleri beklenir. Mu’tezile’nin kulluk teorisi ile çelişen bu algıya ilişkin peygamber savunusu ve ismet anlayışı ele alınarak okurun konu hakkında bir kanaat edinmesi amaçlanmıştır. Mu’tezile açısından ismet kulluk teorisinin bir parçasıdır. Buna göre, Allah, kullarını sorumluluk üstlenebilecek her türlü donanımla teçhiz eder. Bu donanımların gereği olarak onlara sorumluluk yükler. Donanımı eksik olanın ise sorumluluğunun olmadığı varsayılır. Peygamberlik, vahiy temelli epistemik donanımın bileşenidir. İslam teolojik geleneğinde bazı ekoller tarafından Allah’ı bilmenin kaynağının vahiy değil akıl olduğu kabul edilmektedir. Buna göre vahiy gelmese bile kişinin Allah’ı bilmesinin aklen vacip olduğu varsayılsa da, bir bütün halinde Müslüman geleneği tarafından dini teklifin tam olarak ancak vahiy ile tamamlanacağı, bir temel ilke olarak kabul edilmiştir. Vahye konu olan bilgiden (vahiy) bağımsız olarak, bu bilgiyi muhataplara ulaştıran birey olarak peygamber, aynı zamanda dinin öngördüğü prototip öğreticidir. İnsan, mesajın Allah’a ait olduğu konusundaki tereddütleri mucize üzerinden gidermiş olmasına karşın, Allah’tan gelen bu mesajın doğru modelinin sergilendiği, tahrif edilmediği konusunda da güven içinde olmak istemiştir. Peygamberin ismeti, dinin peygambere itaat etmeyi emreden ayetleri ile dinin sıhhati konusunda şüphe içinde bulunan insanların giderilmeyi bekleyen şüphelerinin kesişim noktasıdır. Mu’tezile, Müslüman geleneğin en rasyonel ekolü olarak kabul edildiği için teorik olarak peygambere en az ihtiyaç duyması gereken ekol olarak görülebilir. Onların konuyu peygamberin ismetiyle ilgili gerekçeler çerçevesinde ele almaları bu yüzden Mu’tezile üzerinden görülmek istenmiştir. Onların ismet teorisi bağlamında peygambere itaati anlamlı kılma gayesine ek olarak, dinin doğru biçiminin korunduğu da ismet kuramı ekseninde eş zamanlı olarak ortaya konulmaya çalışılır. Konuya ilişkin bir diğer sorun alanı ise peygamberliğin sona ermesinin doğurduğu boşluğun teolojik anlamı ve bunun doğurduğu muhtemel sorun alanlarıdır. Bu çalışmada peygamberlik kurumunun kulluk teorisi açısından ifade ettiği anlam daha net bir biçimde ortaya konulacak, yokluğundan doğan teolojik sorunlar tartışılacaktır. Peygamberin yokluğundan doğan boşluğun nasıl doldurulacağı da çalışmada yer alacaktır.