Fıkıh ilmi, vahiy döneminden itibaren pek çok aşamadan geçmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde ortaya çıkan meseleler vahyin kontrolünde çözüme kavuşturuluyordu. Onun vefatının ardından İslâm coğrafyasının genişlemesi ve benzeri sebeplerle ortaya çıkan yeni meselelerin çözümünde ictihâd faaliyetleri başlamıştır. İslâm beldelerinin çoğalmasıyla birlikte çeşitli bölgelere giden sahâbîler, bir yandan eğitim-öğretim, tebliğ, cihad gibi faaliyetlerde bulunmuş, öte yandan çeşitli ilim halkaları oluşturarak tâbiîn âlimleri yetiştirmişlerdir. Zaman içerisinde bu âlimler ve bunların yetiştirdikleri fakihler arasında ictihâd yöntemlerinde, fetvâ ve kazâ hususlarında farklılaşmalar görülmüştür. Bunun doğal bir sonucu olarak da fıkıh ekolleri oluşmuştur. Bunlardan biri, İmam Ebû Hanîfe’nin (öl. 150/767) etrafında şekillenen ve zamanla “Hanefî Mezhebi” olarak literatüre geçen Kûfe ekolüdür. İmam Ebû Hanîfe, sayısız ictihadda bulunmakla birlikte bunları yazmamış ve ictihad metodunu anlatan bir eser kaleme almamıştır. O, fıkhî meseleleri ictihad ehli talebeleriyle derin bir şekilde müzakere ettikten sonra meydana gelen sonuçları yazdırma yöntemini benimsemiştir. İmam Ebû Yûsuf (öl. 182/798) ve İmam Muhammed (öl. 189/805) başta olmak üzere Ebû Hanîfe’nin önde gelen talebeleri, onun görüşleri yanında kendi görüşlerini de yazıp telif etmişlerdir. Söz konusu yöntemle Hanefî mezhebiyle ilgili fıkhî görüşler bir araya toplanarak tasnif edilmiş ve kitap haline getirilmiştir. Muhammed tarafından kaleme alınan ve “Zâhirü’r-rivâye” ismiyle bilinen kitaplar, Hanefî fıkhının temelini oluşturmuştur. Daha sonra Hanefîliğin geniş bir coğrafyaya yayılmasıyla birlikte Hanefî müçtehitlerin görüşlerini derleyen eserler, şerhler, hâşiyeler, ta‘lîkler, fetvâ kitapları ve Hanefî fıkhını özlü bir şekilde ele alan muhtasar temel metinler kaleme alınmıştır. Böylece zaman içerisinde engin bir fıkıh külliyatı oluşmuştur. Bu bağlamda Hanefî fıkıh literatüründe “mütûn-i erbaa” olarak şöhret bulan Burhânüşşerîa el-Evvel’in (öl. VIIVIII./XIII-XIV. yüzyıl) Vikâyetü’r-rivâye, Mevsılî’nin (öl. 683/1284) el-Muhtâr, İbnü’s-Sââtî’nin (öl. 694/1295) Mecma‘u’l-bahreyn ve Ebü’l-Berekât en-Nesefî’nin (öl. 710/1310) Kenzü’d-dekâik isimli eserleri önemli bir yere sahiptir. İbnü’s-Sââtî söz konusu eserini, Kudûrî’nin (öl. 428/1037) el-Muhtasar adlı kitabı ile Necmeddîn enNesefî’nin (öl. 537/1142) el-Manzûmetü’n-Nesefiyye isimli kitabını cemetmek suretiyle telif etmiştir. Bununla birlikte eserine önemli konular ilave etmiş, sahih ve fetvaya esas olan görüşleri belirtmiş ve Hanefî fakihlerin yanı sıra Şâfiî ve Mâlikî âlimlerin görüşlerine işaret etmiştir. Zikri geçen eser bu denli önemli olmasına rağmen diğer temel eserler kadar ilmî ve akademik alanlarda gereken rağbeti görmemiştir. Kanaatimizce bunun en önemli sebeplerinden biri, esere ait şerhlerin günümüze değin yazma olarak kalmasıdır. Bu şerhlerden biri, çalışmamıza konu olan Osmanlı Fakihi Mehmed b. Yûnus el-Ayaslûgî’nin (öl. 831-850/1427-1446) telif ettiği Şerhu Mecma῾i’l-bahreyn isimli eserdir. Doktora tezi olarak yaptığımız çalışmamızda Ayaslûgî’nin bu eserinin tahkik ve tahlili yapılmıştır. Amacımız, bu eseri ilim dünyasına kazandırmak suretiyle söz konusu fıkıh külliyatına deryada katre misali katkı sağlamaktır. Söz konusu çalışmadan üretilen elinizdeki bu eserde bir yandan Hanefî fakihlerinden bir âlimi ve onun eserini tanımış; diğer yandan hicrî VIII-IX. asırlarda mezhep içerisindeki fıkhî canlılığı ve hareketliliği görmüş; ayrıca eser çerçevesinde Hanefî mezhebinin diğer mezheplerle etkileşimi hakkında kanaat sahibi olacağız. Çalışmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde Ayaslûgî’nin biyografisine yer verilmiştir. Birinci bölümde Mecma‘u’l-bahreyn metniyle ilgili önemli bilgiler sunulmuştur. Üçüncü bölümde ise Ayaslûgî’nin Şerhu Mecma῾i’l-bahreyn adlı eserinin tahkiki ve tahlili ile ilgili bilgiler ele alınmıştır. Bu vesile ile her zaman beni destekleyen, takdir ve taltif eden ve çalışmam süresince bana katkı sunan sayın hocam Prof. Dr. Ahmet Ünsal’a teşekkür gönül borcumdur. Ayrıca tezin çalışılmasına bizi teşvik eden ve tezin şekillenmesinde tecrübelerinden istifade ettiğim Prof. Dr. Kaşif Hamdi Okur ve Doç. Dr. Mustafa Bülent Dadaş’a, araştırmam boyunca yönlendirmelerini bizden esirgemeyen Doç. Dr. Aytaç Aydın’a, Dr. Öğr. Üyesi İlyas Kaplan’a, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Dr. Yahya Solmaz’a ve bu süreçte bana destek olan aileme teşekkürlerimi sunuyorum. Gayret bizden, muvaffakiyet Allah’tandır.