Kaleme alınmış her metin yazarına ait görünür olsa da, nihayetinde yazar metne ait gibidir. Bu tersine ilişki, metnin yayınlanması ardınca doğan hukuki, ahlaki, düşünsel sorumluluklardan daha ziyade, henüz yazım aşamasında bile kendini gösterir. Metin, çoğu zaman yazarın bile kestiremediği bir hükme doğru akarken, bir anlamda da kendi kendini yazdırır. Her bir kaynak, araştırmacıyı yeni başlıklara sevk edip, bir ikram misali açılan idrak ufku ile yeni düşünce menzillerine yol aldırırken; tamamlanmamış metnin eserin bütününe nüfuz etme gayreti de kendince bir dinamiğe dönüşür. Edilgen zannedilen cümle ve paragrafların bu ruhi kudretini, biraz olsun bir fikri düğümü çözme gayretiyle kaleme sarılmış her kişi böylece fark edebilir. Okurunu bir ilham dünyasına sevk ederek tesir edebilmiş nice şah-eserin, bu sefer basımı ardınca nihayetinde salt bir okuyucuya dönüşen yazarına, aracısız bir biçimde ve şaşkınlıkla karışık bir yabancılaşma hissiyatıyla tesir edebilmesinde de herhalde bu ayrık gücün etkisi olsa gerekir. Bu temelde, metnin olası değerini, bu defa yazardan bağımsız olmayacak biçimde, söz konusu yabancılaşmanın salt nisyan ürünü bir zihin oyunu olarak görülüp görülmediğinde aramak da mümkündür. Metne, kaleme alındığı dönem, şartlar, ilişkiler, ihtiyaçlar ve hislerin bir neticesi olarak bakabilmek, tekraren aynı biçim ve esaslarla yazılamaz olmasını da gerektirir. Esastan kopmuş şekli bir taklidin anlamı tartışmasız bir değer yoksunluğu olurken, olası değerin öncelikle özgün olma gayretiyle yola çıkmayı gerektirdiğimde bellidir. Bu özgünlüğün bir mükemmellik iddiasına değil ama, mütevazı bir anlama çabasının biricikliğine yaslandığı da söylenebilir. Bu açıdan, tüm çalışmaların doğası itibariyle tamamlanmamış olduğunu kabul ederek yola çıkmış olan araştırmacının, eserini öncelikle gerçekliğe sonrasında ise bu gerçekliği ortaya çıkaracak olan zamana emanet etmesi de kaçınılmazdır. Bu zorlu testten en hasarsız biçimde geçebilen çalışmaların ise, kaleme alındıkları zamanın ruhunu yakalamak ve yansıtmak noktasında gösterdikleri başarıya şaşmamak gerekir. Söz konusu ruhun düşünsel bir alametine dönüşen bu eserlerde sözünü ettiğimiz ‘edilgenlikten kurtulma’ en müşahhas karakteristiğe dönüşürken, yazar ise -bir kâtip misali- kendini geri çekebilmektedir. Kendi angajman, ihtiyaç ve ikmallerini yok sayarak sadece gerçekliği kayda alma yolunda ‘hiç’leşenlere14 • Türkiye Ekonomisi düşünce tarihinin ‘büyüklük’ sunmasından daha adilane ne olabilir! Bu haliyle yazmak tarihi-düşünsel bir eyleme dönerken, özellikle siyaset ve iktisat çerçevesinden bakanlar için de saklı bir anlam dünyasına giriş niteliğindedir. Bu tanımla kendi coğrafyasından kendi zamanına bakan ve tüm bunları üreten küresel dinamikleri akan zamanda yakalamaya çalışan araştırmacının, kendi eylemine dahi bu sorgulamayla bakıyor olmasına da şaşırmamak gerekir. Bu öz bakıştaki samimiyetin gerçekliği ortaya çıkarma yolunda en gerekli şart olduğundan şüphe yoktur. Ancak ileri doğru akan zaman, geriye doğru anlam kazanırken; olup bitenin hep belli kavram ve kalıplar çerçevesinde dönüp durmasına da hayret etmemek elde değildir. Nihayetinde eğilim ve kanunları tespit edebilmek uğruna araştırmacıyı harekete geçiren de bizatihi budur. Bu kitap, bu eğilimleri bu eşsiz coğrafya için tespit etmeye çalışan saygın araştırmacılarının eserlerine yaslandığını en baştan kabul eder. Ve bu ikram ile yola çıktıktan sonra da düşünce namusu adına tüm önyargı, şartlanma, kuruntu ve safsatalardan uzak kalabilmiş olmayı ümit eder. Hüküm, şüphesiz ki zamanındır. Bu temelde yola çıkılmışken, metnin belirişinde hak sahibi olan kesişimlesin de altını çizmemiz gerekir. Metni yüreklendirici bir gayret ve hassasiyetle birçok kez okuyarak, akademik güvenini her daim hissettiren Zekai Özdemir'e minnettar olduğumu belirtmem gerekir. Konu üzerine birkaç gerçek otoriteden biri olan Ahmed Güner Sayar ile süregiden akademik sohbetimizin de hakkını teslim etmem gerekir. Ayrıca Neslipir Çelebi Sayar Hanımefendi’ye kalbi misafirperverliği, F. Canan Sayar’a candan hizmetleri sebebiyle minnettarlığımı ifade ederken, Sayar ailesinin müşfik kabullenişinin eşlik ettiği sohbetlerimiz vesilesiyle çalışmamızın ikmal bulduğunu da tekraren belirtmem gerekir. Ayrıca metni büyük bir ilgi ve ivedilikle değerlendirmekten geri kalmayıp, takdir ve güvenini çekincesizce ifade eden Mehmet Altan’a da teşekkürü borç bilirim. Dikkat ve sabır ile metni okuyan, değerlendiren, değerli düzeltmeler ile geri dönüş yapan sevgili Sinan Ataer’e de minnettarım. Ayrıca dostluklarıyla güç veren Barış Kablamacı ve Şeref Bozoklu’ya da minnettarım. Nihayetinde, annem Ayşe Kaymakçı’ya, çalışmam sırasında gösterdiği anlayış ve hizmet sebebiyle minnet ve şükranlarımı sunarken, tüm eksik ve kusurların yalnızca şahsıma ait olduğununsa altını çizerim. Bu kusurları aşacak olan tüm okuyucuların olası istifadesi,çalışmamızın yegâne amacına ulaşıldığının göstergesi olacaktır.