Doğumla başladığını zannettiğimiz hayatlarımızda doğum meselesi gerçekten anne karnından ayrılışımız mı emin değilim. Çünkü insan, hayatına birçok defa yeniden başlamak zorunda kalabilir ve her seferinde yeniden doğar, öldüm zanneder ama yeniden başlar. O hâlde başı sonu olmayan bir meseledir hayat… İnsan, nefes aldığı her an, her dakika, her saniye yeniliklere, iyiliklere, kötülüklere, değişimlere gebedir, işte bunlardır kırılma noktaları. Her bir kırılma noktası büyütür, öğretir, olgunlaştırır bazen de kırar döker, üzer. Hiç şüphesiz ki engin bir öğrenme sürecidir bu noktalar. Mevlâna Hazretleri ne güzel özetlemiş bu öğrenme sürecini; “Hamdım, piştim, yandım”. Hayat yolculuğumuzda mutluluk dediğimiz şey nedir; çok para mı, aldığımız her bir nefes mi yoksa yemeye bulduğumuz bir lokma ekmek mi? Tüm bu çelişkilerin buluştuğu nokta ise yoksulluk ve sağlık hakkına erişim ekseninde tartışılmakta… Yer: Esentepe Mahallesi, Sivas. Aylardan Aralık… Adı Z****p. Bir kız çocuğu henüz 2 aylık, büyük olan da kız 18 aylık, kendisi Suriyeli, eşi Türk. Daha 21 yaşında. Yazın bir köyde çobanlık yapmışlar eşi ile birlikte ve belediyenin yardım başvurularını kaçırmışlar. Oturdukları izbe, her yanı dökülen sobalı evde, sokaktan topladıkları kâğıdı, tahta parçalarını yakarak ısınmaya çalışıyorlar. Ama neyse ki yakında gelecekmiş belediye yardımı olan kömürleri… Mutluluk ve sağlık her bireyin en temel haklarından biri, evet. Peki, tam anlamıyla eşit paylaşılan bu haklardan bahsedebilir miyiz yeni yüzyılın dünya düzeninde! Bakın başka bir örnek size… Yer: İstiklal Mahallesi, Sivas. Adı Y***g*l, Karslı aslında. Eşi Sivaslı, evlenmiş, yerleşmiş buraya. İki erkek, bir kız evladı var. E., E. ve D. üç kuruşa ev bulmuşlar, oturuyorlar ama doğalgaz faturalarını ödeyemedikleri için sobalı bir ev arıyorlar. Çünkü gelen yardım amaçlı kömüre muhtaçlar… Y***g*l tüm ailesini Kars’ta bırakıp gelmiş, nerdeyse 4 yıl olmuş anacığını görmeyeli, bilet parası yok atlayıp gidemez. Eşi M., asgari ücretin de altında bir rakamla ne iş olsa yapıyor. İkinci el satan yer yani Mezat’tan torba torba çorap alıp getiriyor çocuklara, torbası 1 TL. E çocukların hepsi okula gidiyor, bitmiyor ihtiyaçları. Market ekmeği diye bir şey özlüyor çocuklar çünkü torba unlarla düzinelerce adına yufka denilen ev ekmeği yapılıyor evlerinde, tasarruflu tüketim olsun diye… Lezzeti muhteşem ama her gün de yenmez ki bal yiyen baldan usanır derler hani… Yalnızca iki gerçek hikâye betimlemekle yetinmek elbette doğru değil, genel bir ülke resmî ortaya koymak için ancak bu satırları okuyan herkesin zihninde sayısız örnek olduğuna eminim. Bu kitapta tanımlanmaya çalışılan sağlık iletişimi kavramı, işte bu hikâyeler üzerinden toplumsal anlamda hak eşitliği bağlamında anlatılmıştır. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde her insanın en temel insanlık hakkı olan sağlık, kavramsal olarak tanımlanıp sonra da halk sağlığı uygulamaları ile sağlık hizmetlerine erişimde dezavantajlı grupların hâli ortaya konulmuştur. Böylece mutluluğun da en temel şartı olan sağlık meselesi enine boyuna yoksulluk bağlamında masaya yatırılmıştır. Coğrafya kader midir? Yaşadığın sosyal çevre geleceğinin de belirleyicisi midir? O hâlde sağlıklı olmanın en temel şartı refah seviyesi yüksek bir sosyal çevrede doğmak ve büyümek midir? Çünkü kendini iyi hissetme ve her anlamda iyilik hâli diye tanımladığımız sağlık için temel belirleyici refah dolu yaşam mıdır? Eğer tüm bu soruların cevabı evet ise yoksulların sağlık anlamında en temel haklardan yoksun kalması ve sonuçta da sağlıklı olma ihtimallerinin hiç olmaması ortak noktasında buluşmak durumundayız. Biz iletişimciler, Sağlık İletişimi çalışmalarında sosyal pazarlamadan halkla ilişkiler uygulamalarına kadar türlü iletişim formülü ile bir davranış oluşturmaya ve insanları ikna etmeye çalışırız. O hâlde biz iletişimciler, bu ikna çabalarında yoksulları hep hedef kitle dışında bırakmak durumundayız. Çünkü yoksulların derdi, sağlıklı kalmanın ötesinde hayatta kalmaktır çünkü evet, coğrafya kaderdir…