“Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır.” der Platon. Anadolu toprakları dadüşünen, varlığını, özünü ve kendini arayan pek çok ismin doğduğu, ayak bastığı yer olmuştur… Kadim topraklarında düşünürlerin izlerini süren insanlar, bilim felsefesinin kapısınıaçan şu soruları mutlaka sormuştur kendisine: “Neydi sezdikleri? Neydi aradıkları gerçek?Neydi varlığın kaynağı? Nasıl oldu da varlığın kaynağı dediklerinden diğer nesneler türedi? Nasıl başladı yolculuk? Buldukları nereden gelip nereye gittiklerinin cevabı oldu mu?Etik, astronomi, matematik, geometri, metafizik, inanç ve dahası… Felsefenin ve düşüncenin bitmeyecek yolculuğunun araçları oldular. Bu yolculuğun Batı felsefesinin ayağı butopraklarda Ionia’dan başlar. Nesnelerin ilk temelinin su olduğunu vurgulayan ve doğa olaylarının temeline tanrıları değil doğanın kendisini koyan Miletli Thales, Ionia aydınlanmasınıbaşlatırken yedi bilge panoramasının da öncüsü olur. Onu mitolojinin, tanrıların, inançların vegeleneklerin verdiği cevaplarla yetinmeyen öğrencileri ve ardılları takip eder. Miletli Anaksimandros varlığın özünü sınırların dışına taşırken, yine Anaksimenes de “hava” der varlığınkaynağına. Efesli Herakleitos, yalnızlığına sığındığı günlerde varlığın ana maddesine “ateş”der. Evrenin de sürekli ateş gibi dönüştüğüne “Bir ırmakta iki defa yıkanılmaz.” diyerekvurgu yapar. Tanrıların insana benzetilmesine savaş açan Ksenophanes, yarattığı dini reformateşiyle günümüz tanrı anlayışına yakınlaşır. Ay ve güneş tutulmalarını tahmin eden Anaksagoras, Nous’un her şeyi harekete geçirdiğini söyler. Yolu Assos’tan geçen ve felsefe okulunukuran Aristoteles, şehir devletlerinin sahip olması gereken kriterleri anlatır. Messeneli kızlarınkölelikten kurtarılması için kaynaklarını harcayan hukuk adamı ve düşünür Bias ise “DavanıPrieneli gibi savun.” sözünü iz olarak bırakır bu topraklara. “Gölge etme başka ihsan istemem” diyen Kinik felsefeci Sinoplu Diogenes (Diyojen), zenginlik, güç ve araçlara bağlıyaşamı terk etme çabası içindeyken, dünyadaki en değerli şey “konuşma özgürlüğü” der.Mutlu olmak için korku ve kaygılarından kurtul diyen Hierapolis’li Epiktetos, “Acılara rağmen sabırlı ol ve şükret.” diye öğütler. Acı yok olmaya başlayınca mutluluğun kaynağı hedonizm ortaya çıkar diyen Epikuros, mutluluğun kaynağını insanın içinde özgür ve hür hissetmesi olduğunu vurgulayan Asos’lu Kleanthes, Tanrılar hakkındaki rasyonel tartışmalar yapanKsenofanes, iyi bir hekimin iyi bir filozof olması gerektiğinin altını çizen Bergamalı Galen,İskenderiye Kütüphanesinin ilk baş müdürü Efesli Zenodotus, felsefe ve retorik dallarındakendisini geliştiren Miletli Aspasia….Su, ateş, hava, atomlar, mutluluk, tanrısal fenomen, kinizm, sınırsızlık gibi kavramlar antik düşünce sisteminin unsurları olurken Türk İslam düşünürleri de hamurunu yoğurur butoprakların. Huzurun kaynağının ancak Allah’ı sevmekle mümkün olacağını vurgulayan ve ruhun Allah’ın emaneti olduğunu belirten Yunus Emre, şiirlerinde mal ve mülkün geçiciolduğuna işaret eder. Tüm insanları eşit görür. İlim kendini bilmektir der. Benzer şekilde“Marifet, nefsi silmek değil bilmektir.” diyen Hacı Bektaş-i Veli de sınırları ve ayrımları yoksayarak “bir olalım” derken sosyal yaşamı şekillendirir bu topraklarda.Kişinin kendi emeğini ön plana çıkaran Hacı Bayram-ı Veli, paraya ve mala fazla önemvermemeyi öğütlerken müritlerine, zenginden aldığı zekâtı ulaştırır ihtiyaç sahiplerine butopraklarda. Hoşgörüyü ve sevgiyi Yunus Emre gibi misyon hâline getiren Somuncu Baba dasabrı, kendini bilmeyi, birliği, tevazuyu, özü-sözü bir olmayı yoldaş eder kendisine yolculuğunda. Kerametleriyle ün salan Abdal Musa’nın izlerini arar Anadolu insanı Elmalı’da. Türbesinde el açar yüreğindeki dileği olsun diye. Alevi-Bektaşi Edebiyatının yedi ulu ozanlarından olan Pir Sultan Abdal, bu topraklarda anlatır anlayana “Ah’ın yerde kalmadığını ve cehennem ateşine herkesin odununu kendisinin götürdüğünü”. Allah aşkını içinde coşkuylayaşayan Mevlâna insan-ı kâmil olmak isteyene hakikate ve ilahi aşka ulaşmayı öğütler. Makrokozmosu (evreni) anlamak için önce mikro kozmosu yani insanı anla der. Beyitlerinde kamışlıktan kesilen ney gibi yuvaya özlem duyan insanın derdini döker Mesnevisi’ne. Ayrılıktanparçalanmış yürekler ister anlaşılmak için. O yüzden arar, çekip giden Şems’ini. “Ey, makamıvar ve yokun üzerinde olan kişi, sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme” diye anlatırdosta hasretini rubailerinde. Şeb-i Arus der, sevgiliye kavuştuğu ölüm gecesine.Bu isimler ve dahasının yolu geçer bu topraklardan…Yaratılışı, varlığı, yaradanı ve insanı anlamanın adı olur bu topraklar görmesini bilene.İşte tam da bu sebepten dolayı Anadolu düşünürlerine dair güzel bir kollektif kaynağa dönüşecek olan bu kitap için kitabın editörlüğünü üstlenen Öğr. Gör. Altan Demirel’i ve Dr. Öğr.Üyesi Yenal Yağmur’u sonra emeklerini sunan bölüm yazarlarını yürekten tebrik ediyorum.Dilerim ki bu kitapta dile gelen her bir cümle ve her bir bölüm ön sözün başlangıcındaki soruların cevabı olur...