Sözcüklerin kökenleri, anlam dünyaları, toplumsal kültürümüzde ve bireysel yaşamımızdaki rolleri üzerine düşünmem, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğrenci olarak girdiğim yıllara, bu yıllarda dil hocalarım Prof. Dr. Günay Karaağaç ve Prof. Dr. Mustafa Öner’den ders aldığım günlere uzanıyor. Bu konuda beni tetikleyen olaysa, Bornova Anadolu Lisesinde öğrenciyken üniversite giriş sınavlarına hazırlanmak üzere yazıldığım özel bir dershanede Türkçe öğretmenimiz olan Hüseyin Toptaş’ın derslerinden birinde nesne sözcüğünün ne ise ne’den, onun da daha eski bir ne erse ne biçiminden geldiğini işitmemdi. Çoğu arkadaşımın üzerinde bile durmadığı bu küçük ayrıntı, bende gelecekteki çalışma alanımı belirleyecek kadar etki bırakmıştı. 1995 yılında, mezun olduğum bölüme araştırma görevlisi olarak atanmamla birlikte, Türk dili ve lehçeleri üzerine çalışmalarım da başlamış oldu. İdil-Ural bölgesi Türk lehçelerine odaklandığım ilk akademisyenlik yıllarının ardından, Eski Türkçe (Köktürkçe) alanına yöneldim. Eski Türk yazıtları üzerinde yaptığım söz varlığı çalışmalarını sürdürürken, Türkçe sözcüklerin kökenlerine dair araştırmalarımı da yürüttüm. Etimolojiye dair yazdığım her makale sürecinde, bu konunun sandığım kadar kolay olmadığını, aksine epeyce çetin cevizlerle karşı karşıya kaldığımı, içindeki yemişi ziyan etmeden bu cevizin kabuğunu çatlatıp kırmanın bir dizi zorlu aşamayı gerektirdiğini idrak ettim. Köken bilgisi alanında dirsek çürütmüş duayen bilim adamlarından Polonyalı Türkolog Prof. Dr. Marek Stachowski’nin “Bazı kelimelerin asli anlamını açıklamak için bir dilin ses tarihini ve sözcük yapım yollarını bilmek yetmez. Bu dili konuşan milletin kültür tarihine, etnolojisine dair çeşitli bilgilere de sahip olmak gerekir” şeklinde özetlediği yöntem, bu süreçte çalışmalarıma rehber olurken, köken bilgisi konusunun önemli isimlerinden hocam Prof. Dr. Günay Karaağaç’ın bir makalesinde okuduğum “Etimoloji çalışmalarının ana hedefi, diller arasında büyük ölçüde ortak olan ses değişmelerini izlemek değil, bir toplumun önceki ve sonraki bilgi ilişkisini belirleyerek, dil yoluyla, o toplumun dil ve düşünce dünyasının haritasını çizmek; fotoğrafını çekmektir.” cümlesi de aklımdan hiç çıkmadı. Anahtar sayılabilecek bu yöntemleri izleyen bir araştırmacı -basit bir örnek verecek olursak- Türkiye Türkçesindeki yeşer- eyleminin özgün anlam dünyasının “yeşilleşmek”ten ibaret olmadığını, kökününse yeşten farklı bir biçime gidebileceğini dikkate alır. Nitekim Türkçe yazılmış en eski belgeleri incelediğinde bu eylemin asıl biçiminin yaşar-, anlamının “yeşilleşmek” dışında “ıslak, nemli hale gelmek”, kökünün yaş olduğunu, özgün anlamı “ıslak” olan yaş sözcüğünün “taze”den “yeşil sebze”ye, “nemli”den “gözyaşı”na, “genç”ten “doğuştan beri geçen ve yıl birimi ile ölçülen zaman”a kadar bir dizi semantik dallanma yaşadığını, neredeyse bin yıl önce kaydedilmiş yazılı tanıklarla görür: bu sögüt yaşarıp amtı kurumış “Bu söğüt yeşillenip şimdi kurumuş.”; yaş süŋükleri ınaru berü anta monta saçılıp “taze kemikleri ileri beri oraya buraya saçılıp…” Ayrıca yaşar- eyleminin biçimsel bir değişime uğramaksızın Türkiye Türkçesine intikal ederken, aynı eylemin /y/ ve /ş/ seslerinin komşu ünlüleri incelten etkisiyle yeşer- şeklinde geliştiğini, böylece anlam dallanmasıyla aynı sözcüğün birincil ve ikincil biçimlerde kullanımının sürebileceği sonucuna ulaşır. XIX. yüzyılda Danimarkalı ve Alman bilim adamları Rasmus Rask, Karl Verner, Jacob Grimm ve August Schleicher tarafından geliştirilen karşılaştırmalı-tarihi metot, Türkolojiye de uygulandığından bu yana, Türk dili alanında büyük gelişmeler kaydedildi; çok ciddi ve önemli eserlere imza atan yerli ve yabancı Türkologlar yetişti; yetişmeye de devam ediyor. Dolayısıyla bugünkü birikimimi, yukarıda adlarını zikrettiğim üniversitedeki hocalarıma olduğu kadar, pek çok esere imza atmış değerli bilim insanlarına -W. Bang Kaup’tan Reşit Rahmeti Arat’a, Gyula Németh’ten Hasan Eren’e, Wilhelm Thomsen’den Marcel Erdal’a, Gerhard Doerfer’den Semih Tezcan’a, Sergei G. Klyaştornıy’den Talat Tekin’e, hocalarım Günay Karaağaç’a, Mustafa Öner’e, meslektaşım ve dostum Özkan Öztekten’e ve adlarını teker teker anamadığım için beni bağışlamalarını umduğum birbirinden değerli duayenlere borçluyum. Elinizdeki bu kitabın temeli, 13.02.2013 tarihinde “Sovyet Türkleri meyhaneye neden kabak der?” başlığı altında bir yazıyı sosyal medya sayfamda paylaşmamla atıldı. Arkadaşlarımdan, öğrencilerimden, meslektaşlarımdan aldığım olumlu yorumlar, sözcükler üzerinde yeniden düşünmemi, bu sözcüklerin kökenleri ve eski anlamlarını sunmamın yanı sıra edebiyattaki ve genel olarak sanatın her türündeki yansımalarıyla yeniden değerlendirmemi, böylece akademik bir yazıyı imbikten geçirerek herkesin okuyabileceği hale getirmemi sağladı. Buradaki her yazı, hep bir duygunun eşliğinde yazıldı. Kimi zaman umutlu, kimi zaman kırgın, kimi zaman kızgın, kimi zaman yorgun ve bitkin, kimi zaman neşeli, kimi zamansa çaresiz hissettiğim anlarda yazdığım yazılardı. Sosyal medya sayfamda paylaştığım bu yazıları akademik formatta yazmadığım için kullandığım kaynakları da kaydetmemiştim; ancak bunları bir kitapta toplama düşüncesini hayata geçirirken, bu konularla ilgili benden önce atılan adımlara, sarf edilen emeklere duyduğum saygıdan dolayı yararlandığım kaynakları her yazının sonunda vermeye çalıştım.