Ingeborg Bachmann’ın (2004) Otuzuncu Yaş adlı öyküsündeki kahraman, “Bana yakıştırdıklarını sıyırıp atsam üzerimden, ben kim olurum bu altın eylül ayında? Bulutlar havada uçuşmaya başlayınca, kim?” diye sorar. Yanıtı hiç kimse, tam olarak bilemez, fakat sorunun kendisi de bir nevi yanıt gibidir. Biliriz ki kişilerin düşünceleri, fikirleri, kimliği, birçok toplumsal gerçeklikten beslenir. İnsan bir yönüyle de aldığı eğitimin, içinde yaşadığı coğrafyanın ve kültürün, kişisel ve tarihsel geçmişinin, cinsiyeti de dâhil kendisine yüklenen anlamların ürünüdür. Çünkü doğduğumuz an, gözlerimizi sadece fiziksel bir dünyaya değil; kültürel bir iklime, zamanın ve mekânın çeşitli yargılarına, bize öngörülmüş davranış biçimlerine, rollere, beklentilere de açarız. Gözümüzü açtığımız bu kültür, zamanla kendi gözlerimize dönüşür; o gözlerle algılamaya, anlamaya, yargılamaya ve davranmaya başlarız. Daha bebekken nasıl ki cinsiyetimize göre pembe ya da mavi zıbın giydirildiysek, manevi varlığımız da -doğumdan ölüme dek- toplumun ve kültürün bize öngördüğü yönlendirmelerle donatılır. Bu yüzden olsa gerek Bachmann’ın öykü kahramanı, “Bana yakıştırdıklarını sıyırıp atsam üzerimden, ben kim olurum?” diye sormaktadır. İçine doğduğumuz toplumun bize ilk öğrettiklerinden biri de dildir. Bu süreçte sadece Türkçe, İngilizce, Japonca gibi bir millet dilini ve onun gramerini değil; aynı zamanda bir davranış biçimi olarak dili kullanmayı, nerede dinleyip nerede konuşacağımızı, kime söyleyip kime susacağımızı, hangi duygulanımda hangi dilsel biçimlere başvuracağımızı, ses tonlarının işlevselliklerini, dilin edimbilimsel boyutlarını da öğreniriz. Dilsel biçimleri nerede ve nasıl anlamlandırmamız gerektiğiyle, dile dair yasaklar ve özgürlüklerle; dil yoluyla biraz da hayatın çeşitli görünümleriyle yüzleşiriz. Tıpkı diğer kültürel unsurlar gibi dil de -hem bizi yoğuran hem de bizim yön verdiğimiz bir gerçeklik olarak- benliğimizin bir parçası oluverir. Bu yüzden kişilerin dil kullanımını toplumsal boyutuyla görmek; kültürel bir iklimi, gelenekleri, toplumun felsefesini ve psikolojisini, hayatın sosyal organizmasını da görmek demektir. Bu noktada toplumdilbilimi çalışmaları; dil ve toplum arasındaki ilişkileri gözetmesi, dilin toplumsal dağılımını ve işlevlerini incelemesi, toplumdaki çeşitli değişkenler (cinsiyet, yaş, toplumsal tabaka, eğitim, meslek vb.) bağlamında dili anlamlandırması, kültürel gerçeklikleri dikkate alarak dilsel verileri yorumlaması açısından büyük önem taşımaktadır. Toplumdilbilimi araştırmalarında, okumaktan, bilgilenmekten ve elbette yazmaktan en keyif aldığım alan, cinsiyet ve dil ilişkisi üzerine yürütülen çalışmalar oldu. Bu ilgi ve heyecanım da bu kitabın yazılmasında önemli bir rol oynamıştır. Toplumdilbilimi / Toplumsal Cinsiyet ve Dil adlı bu kitap, beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, dil-kültür ve toplum ilişkisinden ana hatlarıyla söz edilmiş, ikinci bölümde dilin değişkenliği tartışılmış; toplumsal tabaka, meslek, eğitim, yaş gibi değişkenler bağlamında dil kullanımı değerlendirilmiştir. Ayrıca bu bölümde, dilin kitle iletişim araçlarındaki ve politikadaki farklı sunum ve işlevlerine yer verilmiş, toplumdilbilimi çerçevesinde iki dillilik konusuna değinilmiştir. Üçüncü bölüm; dildeki cinsiyetçi farklılıkları anlama ve anlamlandırmaya temel oluşturması açısından biyolojik ve toplumsal cinsiyete ayrılmıştır. Bu bölümde cinsiyet kavramı ve cinsiyetler arasındaki farklılıklara dair ileri sürülen kuramlar, genel bir değerlendirmeyle ele alınmış, toplumsal cinsiyet rolleri alt başlıklar altında tartışılmıştır. Beşinci bölümde sunulan araştırma sonuçlarının, tarihsel ve toplumsal açıdan daha sağlıklı yorumlanması için kamusal alanda kadının durumuna, feminist hareketlere ve erkeklik çalışmalarına dair genel bilgi verilmiştir. Dördüncü bölümde cinsiyet ve dil ilişkisine odaklanılmıştır. Toplumsal cinsiyetin, dil kullanımında ve dillerin sözvarlığındaki görünümleri, cinsiyetler arasındaki iletişimde dilsel unsurlara yüklenen değerler; bu bölümde ilgili literatür eşliğinde incelenmiştir. Kitabın beşinci bölümünü, 2014-2016 yılları arasında gerçekleştirilen Türkçede Kelimelerin Toplumsal Cinsiyeti adlı TÜBİTAK destekli araştırma verileri oluşturmaktadır. Türkçe, dil bilgisel cinsiyete sahip olmadığı gibi amca, teyze, inek, horoz gibi tanımında canlıların cinsiyetini içeren sözlük birimler ya da kraliçe, aktris, dansöz gibi alıntı kelimeler dışında cinsiyet ayrımı da içermez. Fakat -birçok dilde olduğu gibi- Türkçe sözvarlığındaki bazı kelimeler ve ifadeler; toplumsal cinsiyet etkisiyle örtük veya açık bir biçimde cinsiyetçi ögelere sahiptir. Türkçede Kelimelerin Toplumsal Cinsiyeti adlı proje1; Türkçe sözvarlığında toplumsal cinsiyet içeren isim ve sıfatların bulunduğunu ve bu kelimelerdeki toplumsal cinsiyet değerinin, çeşitli değişkenlere göre farklılık gösterebileceğini ortaya koymuştur. Çeşitli meslekleri, iş ve uzmanlık alanlarını; davranışsal, zihinsel-bilişsel nitelikleri; fiziksel özellikleri ya da fiziksel görünümle ifadesini bulan tavır biçimlerini ifade eden bazı kelimelerin, toplumsal cinsiyeti ve bunların derecesi, beşinci bölümde ortaya konmuş ve tartışılmıştır. Dil ve cinsiyet ilişkisi üzerine ilgi ve merakımı, bilimsel ve ekonomik anlamda destekleyen TÜBİTAK’a, kendim ve proje ekibi adına teşekkür ederim.