1967’de başlayan akademik hayatımın büyük bir bölümü Türk dilini araştırmak ve incelemekle geçti. 1967-2010 yılları arasında, Türk dilinin hemen hemen her konusunda lisans ve lisansüstü seviyede dersler verdim. 1993-2000 yılları arasındaki Türk Dil Kurumu başkanlığım sırasında Türkiye’deki Türk dili ve lehçeleri çalışmalarını yönlendirmeye çalıştım. Bütün bu çalışmalarım sürerken üniversite öğrencilerine ve halka Türkiye’nin her yerinde Türk dili konusunda yüzlerce konferans verdim. Konferanslarım sırasında en çok karşılaştığım sorulardan biri şuydu: “Hocam, anlattıklarınızı içine alan toplu bir kitap var mı?” Özellikle halktan ve bazı aydınlardan gelen bu tarz sorularla istenen şuydu: Türk dilinin bütün konularını içine alacak temel bir kitap. Bütün konuları içine alacak ama çok hacimli olmayacak. Bilim adamlarına ve uzmanlara değil genel kamuoyuna hitap edecek. Türk dilini merak eden herkes okuyup anlayabilecek. Böyle bir kitabı ben de her zaman düşündüm. Sıradaki işler bitmeli ve “Herkes İçin Türk Dili” kitabına sıra gelmeliydi. Ancak sıradaki işler bir türlü bitmiyordu. Nihayet 2019’un Kasım ayında, sıradaki çalışmaları bırakmaya ve bu kitaba yönelmeye karar verdim. “Herkes İçin Türk Dili” kitabında neler olmalıydı? Cevap bence açıktı: Türk dil ve lehçelerinin yayılma alanları, Türkçenin çeşitli kollarını kullananların nüfusları. Türk dilinin tarihî gelişmesi, tarih içindeki dönemleri, her dönemdeki başlıca isimler, eserler. Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yeri. Peki, Türk dili hakkındaki genel bir eserde gramer olmayacak mıydı, ses bilgisi olmayacak mıydı? Ses bilgisi ve dil bilgisi, genel okuyucu kitlesini belki de çok ilgilendirmezdi ama Türk dilinin bütün konularını içine alacak bir kitapta bunların bulunmaması büyük bir eksiklik olurdu. Öyleyse kitaba böyle bir bölüm de girmeliydi. Bütün bu düşüncelerden sonra kitap için dört ana bölüm tasarladım. Birinci bölüme “Türkçenin Kolları ve Yayılma Alanları – Nüfuslar” adını verdim. Dünyanın neresinde Türkçenin bir kolu, bir lehçesi kullanılıyordu? Bu lehçeyi kullananlar kaç kişiydi? Türk yazı dilleri ve lehçelerinin genel kabul görmüş sınıflandırmasını verdikten sonra her kolun coğrafyasını ve nüfuslarını yazdım. Ulaşabildiğim en son verilere göre nüfusları belirlemeye çalıştım. Türkiye’de TÜİK’in, bağımsız Türk cumhuriyetlerinde devlet istatistik komitelerinin 2019 sonu ve 2020 verilerini; Rusya Federasyonu’ndaki Türkler için 2010 nüfus sayımını esas aldım. Diğer ülkelerdeki Türkler için, ulaşabildiysem 2000’den sonraki nüfus sayımlarını, nüfus sayımları yoksa kaynaklardaki başka verileri değerlendirdim. Doğu Türkistan’daki Uygurlar için Çin’in 2012 resmî verisini de Doğu Türkistan dışındaki Uygurların kabulünü de belirttim. Böylece en son ve en güvenilir nüfusları belirlemeye çalıştım. Türkiye’de, diğer Türk ülkelerinden gelip yerleşmiş pek çok soydaşımız vardır. Açıklamalarda onları belirttim. Ancak onların (Kazakların, Tatarların, Uygurların…) toplam nüfuslarını verirken Türkiye’dekileri katmadım. İki sebepten. Benim verdiğim nüfuslar, kendi lehçelerini yazı dili olarak kullananların nüfuslarıdır. Oysa Türkiye’dekiler yazı dili olarak Türkiye Türkçesini kullanmaktadırlar. İkinci olarak, Türkiye’nin toplam nüfusu içinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş bütün Türkler vardır. Türkiye’de yaşayanları da Türkiye dışındaki Türk boylarının nüfuslarına katarsam aynı topluluk iki ayrı yerde toplama girmiş olurdu. İkinci bölüme “Türk Dilinin Tarihî Gelişimi (Dönemler – Eserler)” adını verdim. Bu konular, benim 2004 yılında yazdığım Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi kitabında ayrıntılarıyla işlenmişti. Bu eser yıllardan beri Türkoloji bölümlerinde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Aynı konular, birkaç meslektaşım tarafından yazılmış Türk dili tarihi kitaplarında da bulunmaktadır. Ancak herkesin okuması için yazılacak bir kitapta bu konuların mümkün olduğu kadar kısaltılması ve özetlenmesi gerekiyordu. Bunu yapmaya çalıştım. Yine de kitabın en uzun bölümü bu kısım oldu. Okuyucular burada son bilgileri ve benim en son değerlendirmelerimi de bulacaklardır. Bu bölümde Türk Kağanlığı (Köktürkler) gibi eski Türklere ait dönemlerin “özet tarih” denemelerini de okuyucular göreceklerdir. 13. veya 15. yüzyıldaki dönemler için ise tarihî özetler yerine onlarca beylik, hanlık, hanedan ve devletin coğrafyalarıyla başlangıç ve bitiş tarihleri listeler hâlinde verilmiştir. Türk dilinin ve lehçelerinin tarihî gelişimini somut olarak anlayabilmek için zemini oluşturan tarih ve coğrafyayı bilmek gerekir. Üçüncü bölüm, “Türkçenin Dil Özellikleri (Ses ve Dil Bilgisi)” adını taşıyor. Yani fonetik, fonoloji ve gramer. Tabii tarihî ve yaşayan bütün Türkçelerin ses ve dil bilgilerini yazamazdım. Kitap Türkiye’de yayımlanacak ve öncelikle Türkiye okuyucusuna hitap edecekti. Bu sebeple ölçünlü (standart) Türkiye Türkçesini ele aldım. Bir dilin 15-20 sayfada bütün ses ve dil bilgisi yazılabilir miydi? Denedim ve yazdım. Çok yoğunlaştırılmış olduğundan bu bölüm genel okuyucu kitlesi için anlaşılması güç bir bölüm olabilir. Yine de dil bilgisine meraklı dikkatli okuyucuların ve Türkoloji öğrencilerinin yararlanabileceğini sanıyorum. Meslektaşlar bu bölümde yoğun bir bakışı ve bazı yeni bakış açılarını da görebileceklerdir. Dördüncü bölüm, “Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri” başlığını taşımaktadır. Dünya dilleri başlıca iki bakımdan sınıflandırılır: Köken ve yapı. İki konudaki sınıflandırmaları da aldım ve her bir sınıflandırmada Türkçenin yerini gösterdim. Ancak Türkiye’deki genel okuyucunun çok daha fazla merak ettiği iki husus vardı: 1) Türkçeyi konuşanlar, nüfus bakımından dünya dilleri arasında kaçıncı sırada yer alıyordu? 2) En eski tarihî metinlere sahip olma açısından Türkçe kaçıncı sırada bulunuyordu? Dördüncü bölümde bu soruların da cevaplarını aradım ve Türkçenin sırasını en doğru şekilde belirlemeye çalıştım. Nüfus bakımından Türkiye Türkçesini ayrı, Oğuz grubunu ayrı, bütün Türk lehçelerinin toplamını ayrı ayrı değerlendirdim ve sıralarını belirttim. Sonuç olarak bu küçük eserde, Türk dili konusunda bilim dünyasında mevcut olan bilgileri asgari seviyeye indirmeye ve onları genel kamuoyunun anlayabileceği sade bir dille anlatmaya çalıştım. Ancak söz başında belirtmem gereken birkaç nokta daha var. Bunlardan biri yazı dili, konuşma dili farkıdır. Yazı dili için “edebî dil” ve “ölçünlü (standart) dil” terimleri de kullanılır. Yazı dili, yazı demek değildir; yazılı metinlerde kullanılan dil demektir. “Edebî dil” terimindeki “edebî” sözüne aldanmamalıdır. Bir edebî dilin mutlaka edebiyat eserlerinde kullanılan dil olması gerekmez. Her konuda ve her bilim dalındaki yazılı metinlerde kullanılan dil, yazı dilidir, edebî dildir. Özel olarak bir konuşmayı ve ağzı tespit etmek üzere derlenip yazıya geçirilmiş metinlerle, halk ağzı ile yazılmış şiirler bunun dışındadır. Radyo ve televizyonlarda ölçünlü dille yapılan konuşmalar ise yazı dili kavramı içine girer. Konuşma dili, ölçünlü dilin dışındaki konuşma biçimleridir. Ağızlar da konuşma dili içinde değerlendirilir. Ben kitabın birinci bölümünde, yazı dili olan lehçeleri ele aldım. Bir lehçenin yazı dili olarak kullanılması, o lehçeyle ilgili topluluğun bütün fertlerinin yazı dilini bilmesi ve kullanabilmesi anlamına gelmez. Bu, topluluktaki fertlerin okuryazarlık, kültürel gelişmişlik seviyeleriyle ilgilidir. Başka bazı siyasi ve sosyolojik faktörler de bunda rol oynayabilir. Bazı topluluklarda toplumun bütünü veya bütüne yakın kesimi yazı dilini kullanabilir. Bazılarında ise yazı dili, toplumun çok az bir kesimi tarafından kullanılabilir. Yazı dilini kullananlar çok az da olsa o toplulukları, yazı dili bulunan lehçeler olarak birinci bölüme aldım. Resmî dil, devlet ve toplulukların yasalarında veya anayasalarında “resmî” olduğu belirtilmiş dildir. İki veya daha fazla resmî dili bulunan bazı devletlerde ise egemenlik hakkına sahip milletin dili anayasalarda bazen “devlet dili” olarak belirtilmiştir. Türk ve Türkçe kavramları üzerinde de durmak gerekir. Türkiye Türkçesinde “Türk” ve “Türkçe” kelimelerinin dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardır. Türkçe Sözlük’ün 11. baskısında Türk sözünün dar anlamı “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse” olarak belirtilmiştir. Geniş anlam ise “Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin değişik lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse” olarak açıklanmıştır. Aynı sözlükte Türkçe sözünün dar anlamı olarak “Türkiye Türkçesi” karşılığı verilmiştir. Geniş anlam içinse “Genel Türk dili”. Elinizdeki kitapta da Türk ve Türkçe / Türk dili kelimeleri geniş anlamda ele alınmıştır. Esasen bütün Türkler tarih boyunca kendilerini Türk, dillerini de Türkçe / Türkî veya Türk dili / Türk dili olarak anmışlardır. Yabancılar da aynı şekilde onlara Türk, dillerine de Türk dili demişlerdir. Tabii ki Türk üst kavramı yanında Kırgız, Uygur, Özbek, Kazak, Tatar, Başkurt, Türkmen, Oğuz gibi boy adları da kullanılmıştır. Ancak 19. yüzyılda, Rus Çarlığı döneminin son yıllarında Türkleri birbirlerinden ayırmak için boy adları öne çıkarılmış; Türk ve Türkçe terimleri sadece Osmanlı ve Türkiye’ye ait gösterilmiştir. Boy adlarının öne çıkarılmasıyla birlikte boyların konuşma dilleri de yazı dili hâline getirilmeye çalışılmıştır. Çarlık döneminde başlayan bu hareket, Sovyetler döneminde Moskova’dan yönlendirilen lengüistik (dil bilimi) kurultaylarıyla resmî kararlar hâline getirilmiştir. Dolayısıyla bugün bağımsız devletleri olan Kazak, Kırgız gibi kardeşlerimizle Rusya Federasyonu içinde kalmış olan Tatar, Başkurt, Kumuk gibi kardeşlerimiz Türk ve Türkçe terimlerini sadece Osmanlı’ya ve Türkiye’ye ait kelimeler olarak bilmekte ve öyle kullanmaktadırlar. Türkiye’de bu kelimelerin hâlâ, eskiden olduğu gibi iki anlamda, dar ve geniş anlamlarda kullanıldığını kardeşlerimize delilleriyle ve yumuşak bir üslupla anlatmamız gerekir. Ben konuyla ilgili bütün yazılarımda bu hususu ısrarla anlatıyorum. Bu kitapta da Türk ve Türkçe / Türk dili terimlerinin geniş anlamda kullanıldığını bir kere daha belirtiyorum. Genel okuyucu kitlesi için yazılan bir kitapta, ilmî yayınlarda olduğu gibi kaynakları göstermek belki gerekli olmayabilirdi. Ancak ben bu eserin akademik çevrelere de hitap edebileceğini düşünüyorum. Üstelik okuyucuların bir bölümü de kaynakları görmek isteyebilir. Her hâlükârda kaynak göstermek yararlıdır. Çünkü kaynak, söylenenleri delillendirmek demektir. Bunları düşünerek kitapta kaynakları gösterme yoluna gittim. Tabii ki “mütearife” hâline gelmiş bilgiler için kaynak göstermeye gerek görmedim. Herkese ve özellikle öğrencilere; kaynaklarıyla, en son bilgi ve değerlendirmelerle, sade ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış, mümkün olduğunca kısa ve özlü bir şekilde yazılmış bir genel Türk dili kitabı sunmak istedim. Başarabildiysem ne mutlu bana!