Türk-İslâm kültür ve medeniyetinde müstesna bir yeri olan ebced hesabı ve tarih düşürme konusu, kültürümüzü araştıran herkesin yakın ilgisini çeker. Zira, atalarımızdan bize intikal eden cami, medrese, kütüphane, çeşme, hastane, kışla, şadırvan, köprü ve mezar taşları gibi bütün kültür ve sanat abidelerinin kitabelerinde ebced hesabıyla tarihlere rastlamaktayız. Hatta yazma ve basma olarak bize intikal eden Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bütün ilmî ve edebî eserlerin tamamına yakın kısmında bu hesapla düşürülmüş tarihler oldukça fazladır. Kültürümüzün bir parçasını teşkil eden bu hususun cidden ele alınıp etraflı bir şekilde incelenip gün yüzüne çıkarılması gerekmektedir. Her önsözde gözüken “şimdiye kadar konuyla ilgili derli toplu bir çalışma yapılmamıştır” şeklindeki bir ifadeyi mutad olduğu için değil, cidden böyle bir şeyin yapılmadığını samimiyetle tekrarlıyoruz. Gerçi M. Mercanlıgil “Ebced Hesabı” adında küçük bir kitap neşretmiştir ama, eksik ve yanlışları bir tarafa bırakılırsa sadece bir tanıtmadan ibaret kalmıştır. Ebced hesabı ve tarih düşürme ile ilgili bilgiler, ancak bazı kitap sayfalarında, gazete, dergi ve münferit makalelerde, sözlük ve ansiklopedilerin “ebced” ve “tarih” maddelerinde kısa ve fragmenter olarak yer almıştır. Dolayısıyla konu üzerinde derinliğine güçlü ve detaylı bir çalışmadan toplumumuz ve kütüphanelerimiz maalesef mahrumdur. İlk çalışmalarını 1974’de tamamladığımız ve o zaman “Ebced ve Tarih Hesapları” adını verdiğimiz bir çalışmamız doksan sayfa tutarında olup ebced ve formülleri hakkında genel bazı bilgileri ihtiva etmektey di. Neşredilmeyen bu çalışma, aradan geçen 17-18 yıl zarfında öylesine bir doküman birikimine kavuştu ki, sonucunda, Osmanlı Türk toplumunun eser bıraktığı ve bu hesabı kullandığı her yerden örnekler elde etme imkânı doğdu. Gerçekten, Yemen’den Macaristan’a, Azerbaycan’dan Cezayir’e kadar bütün İslam coğrafyasının özellikle Türk-İslâm âleminin sınırları içinde yer alan cami, medrese, köprü, çeşme, türbe ve mezar taşlan gibi tarihî kültür varlıklarımızın kitabelerinin bir kısmı bizzat gidilerek, bir kısmı da eserlerden taranarak fişlenmiştir. Bu arada başta divanlar olmak üzere yüzlerce eser taranmış, aynı zamanda özellikle İstanbul’daki hazireler ve mezarlıkların mezar taşlarının tarihli olanları sistematik bir fişlemeye de tarafımızdan tabi tutulmuştur. Böylece fiş sayısı cem’an onbeş bini aşmıştır. Bu kadar geniş ve bol malzemeyi değerlendirmek için yapılması gereken fişlerin metodolojik tasnifiydi. Bunun için de gerekli olan dinamik bir plan yapmaktı. Zira herhangi bir tarih mısraı, bu planda kendiliğinden yerini almalıydı ve hattâ planın gerektiğinde her yerinde kullanılabilmeliydi. Seçilen fişlerden bir kısmı da kronolojide gösterilmeliydi. Konunun iyi takip edilebilmesi için de alt başlıklar konmalıydı. İşte bütün bu sebeblerden dolayı, konuyu dört ana bölümde ele aldık. İlkin “Ebced nedir?” konusunu ele alarak, menşeine dair bulunabilen bilgi ve rivayetlerin yanısıra, rakam-harf ilişkilerini ve diğer alfabelerdeki ebced konularını inceledik, ikinci bölümde, “Ebced Hesabı”nın ne olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Çeşitleri, kullanıldığı yerleri ve özellikle tarih düşürmede kullanılması hakkında geniş bilgilerin yanısıra, Arapça ve Farsça düşürülen tarihlerle, âyet ve hadislerden düşürülen tarihleri inceledik. Üçüncü bölümde ise, başlangıcından günümüze kadar düşürülen tarihlerden her yıla ait en az bir örnek göstermek istedik. Kendi içinde kısımlara ayırdığımız bu bölümde başlangıcını, gelişme devrini, altın çağını ve özellikle Sururî’nin bu işteki maharetini, Sururî’den Tanzimat’a ve oradan yeni harfleri kabule kadar, kronolojik bir sıra içinde ele almaya çalıştık. Sonra da yeni harfleri kabulden günümüze kadarki tarihlere, ilgili takvime göre kronolojide yer verdik. Yine bu bölüm içerisinde Rumî ve Milâdî takvime göre düşürülen tarihleri kronolojileri içerisinde gösterdikten sonra, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’e düşürülen tarihleri de ele aldık. Dördüncü ve son bölümde “Tarih Türleri ve Formülleri”ni inceledik. Kendi içinde beş ana kısımda ele aldığımız bu türlerin yine alt başlıklarla ihtiva ettiği formül sayısı 30’u aşmaktadır. Diğer eserlerde kiminde 8, kiminde 9 ve kiminde 15 olarak ele alınan tür sayısının ilk defa bu çalışmamızla 30’u aştığı görülecektir. Sonuç kısmında ise Türk-İslâm kültüründeki yeri ve önemi açısından genel bir değerlendirme yapılmış ve kültürümüzdeki etkisi ve önemi 15 ana madde halinde gösterilmiştir. Sözlük kısmında ise ikibine yakın Osmanlı Türkçesi’nin kelimesi ve deyiminin karşılıkları verilmiştir ki, okuyanlar metinleri ve tarih manzumelerini anlamakta zorluk çekmesinler. Çalışma içinde yer alan Farsça ve Arapça tarih mısralarının sayfa altında dipnotlar içinde tercümeleri verilmiş olduğundan bunlara tekrar sözlük kısmında yer vermedik. En sona da seçilmiş kaynaklar ve indeksi koyduk. İşte bu plan dahilinde gerçekleştirdiğimiz bu kitabı yazarken karşılaştığımız ikinci büyük problem “imlâ” problemi idi. Bu husus konunun kendisinden kaynaklanmaktadır. Hatta “Ebcedde imlâ olmaz” sözü meşhurdur. Tarihi verebilmek için müverrih düzgün bir imlâ ile yazdığında, şayet tarih çıkmazsa imlâda yapılabilecek bazı tadilatlara girişir. Gerek tarihin tam olarak bulunması ve gerekse vezinden dolayı yapılan bu tadilat ve işlemler imlâyı da büyük ölçüde etkilemektedir. Biz, burada her müverrihin kendi imlâsına riayet etmeye çalıştık. Eski imlâda kullanılan “oldı, öldi, oğlı...” gibi sonu ya (ى) harfi ile biten kelimelerin imlâsını aynen koruduk. Ancak 1928 (H. 1347)’den sonra düşürülen tarihlerde eski harflerle gösterildiğinde sonunda ya (ى) olsa bile yeni imlâ gereği “oldu, öldü, oğlu...” şeklinde gösterdik. Fakat bu dönemde bazı muktebes metinlerdeki klasik imlâyı aynen almak gereğini hissettik. “Bey” kelimesi de eski imlâda “big” ve “beg” şeklinde yazıldığından aslına sadık kalmak için aynen gösterdik. “Hoca” ve “Molla” kelimeleri “Hvace”, “hâce”, “minla, mulla, monla” gibi, değişik telâffuz ve imlâları olduğundan “hoca” şeklini yeni imlâda koruduk, diğerinin ise eski imlâdaki kullanılışına sâdık kaldık. Bundan başka belirtmemiz gereken bir başka husus da özel isimlerden yapılmış eser ve mekan adlarıdır. Bunları geleneksel olarak kullanıldıkları şekliyle vermeye çalıştık. Özel isimlerden yapılmış bu gibi isimleri mümkün mertebe bitişik yazmaya çalıştık. Meselâ: Sultanahmet, Yusufpaşa, Kocamustafapaşa gibi.. Ancak üç özel isimden fazla olanlarını ise bitişik yazmamıza imkân yoktu. Meselâ: Cihangir-zâde Hacı Hasan Paşa Çeşmesi gibi... Her ne kadar bir transkripsiyon cedveli verdikse de, artık günümüzde her harf için bir transkripsiyon işareti gerekli olmadığından çok yerde bu işaretleri kullanmadık. Ancak telâffuzu aynı, yazılışları ve anlamları farklı olan kelimeler için gerekli transkrpisiyon işaretlerini kullandık. Tarih mısraları için ise, orijinal şekilleri aynen yazıldığından transkripsiyona pek ihtiyaç kalmamıştır. Bununla beraber, yazılıp da okunmayan özellikle Arapça terkiplerdeki elif harfini (’) işaretiyle verdik. ‘Ayn (ع) harfininin transkripsiyonunu tarih manzumelerinde gösterdik. Ancak Arapça’dan dilimize geçmiş ve ‘ayn harfiyle yazılan Ömer, Osman, Abdullah, Aynî, Ulvî ve İffeti gibi kişi adları ve mahlaslarında ‘ayn harfinin transkripsiyonunu gerekli görmedik. Yine bu cümleden olmak üzere, ğayn (غ) harfini, ebced konusunun tekniği gereği “ğ” ile yazdık. Keza Arapça’dan dilimize geçmiş Ragıp, Galip gibi kişi adlarında ise “g” şeklinde gösterdik. Arapça kökenli kelimelerde yer alan ve dilimize iki farklı telaffuzla geçen dâd (ض) harfinin her iki telaffuz şekline konteks içinde yer verdik. Meselâ: Kadıköy’de bu harf “d” sesi, “zarar” kelimesinde ise “z” sesi vermektedir. Bu sebeple Türkçe telâffuz şekillerini bozmamak için her iki yazılış şekli korunmuştur. Bu arada bazı özel imlâlara da yer verdik. Meselâ: Arapça “Ebâ yezîd” kelimesinden gelen ve dilimize elifsiz olarak “Bâyezîd” şeklinde özel isim olarak girmiş olan bu kelime bugün dilimizde “Bayezit”, “Beyazıt”, “Beyazit” gibi değişik kullanılmaktadır. Artık Türkçeleşmiş bu kelimeyi Türkçe ses uyumu gereği, sadece kendi cümlelerimizde “Bayazıt” şeklinde kullandık. Eseri hazırlarken karşılaştığımız üçüncü büyük problem vezin problemidir. Pekçok tarih mısraının aruz vezinleri doğrudur. Ancak pek azında vezin bozuktur. İleride de görüleceği gibi, müverrih düşürdüğü tarih mısraını her hangi bir vezne uyduramazsa, onu öylece vezinsiz bırakıyor ama manzumeyi vezinli olarak tanzim ediyor. Şunu da hemen belirtmekte yarar vardır ki, bazı tarih manzumelerinin mısralarının her biri ayrı ayrı vezinlerdendir. Bazıları ise karışık aruz cüzlerinden kurulmuş manzumelerdir. Bazı kaynaklarda yanlış okunmuş kelimeleri ve vezin hatalarını düzeltmeye çalıştık. Bazı mezar taşlarındaki manzumeleri veznine göre tamir etmeye gayret gösterdik. Arapça ve Farsça kelimelerde açık hecelerde uzun ünlüleri (ˆ) ile gösterdik. Kapalı hecelerde vezin gereği hece bir buçuk değerinde ise ünlüye (ˆ) işareti konmuştur. Bunun dışındaki kapalı hecelerde uzunluk işareti gerekli gördüğümüz yerlerin dışında genelde kullanılmamıştır. Bu ilmî araştırmanın hem pratik ve hem de kaynak olmak açısından iki önemli özelliği dikkate alınmalıdır. Pratik olarak; eseri okuyanların her hangi bir kitabeyi veya tarih manzumesini okuyup tarihini kolaylıkla bulabilmelerine yardımcı olmasıdır. Kaynak olarak ise; bilhassa şimdiye kadar düşürülen tarihler hakkında bir “külliyat” olmasıdır. Bu yüzden eseri hazırlarken her yıla ait en azından bir örnek göstermeye çalışarak bol miktarda tarih örnekleri sergiledik. Yukarıda bahsettiğimiz onbeş bin örnek içinden en çarpıcı ve en önemli olduğuna kanaat getirdiğimiz tarih manzumelerinin ikibinden fazlasına yer verdik. Böylece mazide her hangi bir yılda düşürülen tarihlerin en önemlileri kolaylıkla bulunabilecektir. Bu açıdan bakıldığında bu kitap, konuya ilgi duyanlara bir rehber olabileceği gibi, üniversitelerimizin özellikle İlahiyat Fakültesi ile Edebiyat Fakültesi’nin Tarih, Sanat Tarihi ve Türk Dili ve Edebiyatı öğrencilerine yardımcı ders kitabı olabilecek nitelikte hazırlanmıştır. Kitap basılmadan önce, herbirinde konunun ayrı bir bölümünü ve veçhesini ele almak ve tanıtmak kaydiyle, İstanbul’da beş ayrı konferans verdik. Fatih Millet Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Bölümü’nde ve İlim Kültür ve Sanat Vakfı’nda verdiğimiz bu konferanslarda sayın dinleyicilerden tevcih edilen soruların cevaplarını kitabımızda vermeğe çalıştık. Bu arada kendi düşürdüğümüz tarihlerden örnekler de vererek altına mahlasımız olan “Yakut” ismini yazdık. Her şeye rağmen hatalar mı? Elbette olacaktır. Zaten hiçbir beşerî eser hatadan salim değildir. Görülebilecek noksanlıklar ve kayda değer hataların bildirilmesi bu satırların yazarının ancak minnettarlık duygularını artırır. Eseri hazırlarken, kitabeleri ve hazireleri tararken pekçok dostumuzun az veya çok, uzaktan veya yakından katkıda bulunduklarını itiraf etmeliyiz. Kendilerine teşekkür borçlu olduğumuz bu kişilerin hepsini burada saymaya imkân yoktur. Ancak, kitabı bir an önce neşretmem için her gördüğü yerde soran ve artık aramızda olmayan merhum Prof. Dr. Amil Çelebioğlu’na Tanrı’dan rahmet diliyorum. Ayrıca konunun Türk kültürü açısından çok önemli olduğunu ısrarla belirterek teşviklerde bulunan emekli Prof. Dr. Nihat Keklik hocama şükranlarımı arz ediyorum. Kitabı bitirdikten sonra, gerekli tashih ve vezin kontrollerinde yardımlarını esirgemeyen aziz dostlarımız: Prof. Dr. Kemal Yavuz ve Dr. Yaşar Akdoğan ile Türkçe’nin imlâsıyla ilgili faydalı önerilerde ve yardımlarda bulunan Prof. Dr. A. Mertol Tulum’a teşekkürlerimi sunarım. Kitabın basımını can ü gönülden destekleyen arkadaşımız Mehmed Niyazi ile basım için her türlü gayret ve titizliği göstererek katkıda bulunan Ötüken Yayınevi’nin başta sayın müdürü Nurhan Alpay Bey olmak üzere diğer bütün çalışanlarına teşekkürü bir borç bilirim. Dileğimiz, bu kitabın bu sahada yapılacak araştırmalara bir kaynak teşkil etmesi ve bundan daha mükemmel çalışmaların meydana getirilerek Türk-İslâm kültürünün ortaya çıkarılması, aydınlatılması ve kültürümüze hizmetin devamının sağlanmasıdır. Tevfik ve hidayet Allah’tandır.