Uygarlıklar Dünyası! İddialı bir konu olsa gerek. Lisans öğrencilerime okuttuğum derslerin başında Uygarlıklar Dünyası dersi geliyordu. En fazla haz aldığım derslerin başında bu ders gelmektedir. Anımsadığım kadarıyla dersi anlatmak sorun değildi; ancak onu sonlandırmak önemliydi. Bu dersin zorluğu buradan kaynaklanıyordu. İkinci olarak, uygarlık kelimesinin soyut bir kavram olması dikkatleri üzerine çekiyordu. Bu kavramın onlarca tanımı bulunmaktadır ve tartışma hâlen devam etmektedir. Diğer taraftan uygarlık mı, kültür mü ayrımına dikkat etmek gerekmektedir. Kültür sözcüğünü Alman filozoflar ortaya atmıştır. Alman Birliği’ni oluşturmak isterken kültür konusuna sarılmışlardır. Fransız kültürü olur da Alman kültürü olmaz mı gibi.
Kitabın yazılmasında önemli bir konu ortaya çıktı: Nereden başlamak gerekiyordu doğrusu? Homo Habilis mi yoksa Homo Sapiens mi? Arada Homo Erectus’u unutmamak gerekiyordu. Kaleme alırken kitabın zorluğu buradan kaynaklandı. Tüm bilim dallarını kucaklamanız gerekiyordu. Bilim dalları derken şunları anlıyoruz: antropoloji, etnoloji, jeoloji, biyoloji, arkeoloji, paleontoloji, kimya, fizik, astronomi, psikoloji, sosyoloji, felsefe, fizyoloji, anatomi gibi. Konunun zorluğu doğal olarak burada başlarken burada bitmektedir. Ama konumuzun içinde çok daha önemli bir kavram saklanmış durumda: “Hayat nasıl başladı?” sorunsalıdır. Bu sorunun cevabını bulmak, vermek o kadar kolay değildir. Tüm bilim dalları devreye giriyor olmalıdır. İç dinamikler mi yoksa dış dinamikler mi devreye girmektedir? Çok bilinmeyenli denklemde evrim kuramı daha sonra kervana katılmaktadır. Onun için kitabıma evrenle başladım. Fazla fizik teorilerine girmeden konuya açıklık getirmeye çalıştım. Bilim dünyasında fizik olmadan bir adım bile atamıyorsunuz doğrusu. Neden evrenle başladım kitabıma? Diğer yazarlar gibi neden uygarlıkları anlatarak Uygarlıklar Dünyası kitabıma başlamadım? Bilimin bilinmeyene doğru yolculuk olduğuna inandığım için.
Genişleyen evrende astrofizikçilerin açıkladıkları gibi su dünyamıza dışarıdan mı taşınmıştır? Meteorlarla, asteroidlerle, kuyruklu yıldızlarla taşındığını açıklamaktadırlar. Aristo-Ptolemeo sistemini yıkan ünlü gökbilimci Polonyalı Nicolaus Copernicus’un ispatladığı gibi güneş sisteminde Güneş merkezde bulunuyordu. Gezegenler onun etrafında dönüyordu. Copernicus, Orta Çağ karanlığına son veren gökbilimcidir. Neden suyun peşindeyiz? İlkel canlılar su birikintilerinde ortaya çıkmışlardır da ondan. 1952 yılında iki fizikçi: Stanley Miller ile Harold Urey’in birlikte gerçekleştirdikleri deney çok önemlidir. Yaşamın başlangıcı sayılan amino asitler keşfedilmiştir. Dünyamız 4.6 milyar yaşındadır. Önemli evrelerden geçmiştir. Samanyolu galaksisinde, yıldızlar kümesinde, güneş sisteminde kendine ufacık bir yer bulmuştur. Güneşin etrafında, yörüngesinde, diğer gezegenler gibi dönmektedir. Bükülen evrende başka dünyalar var mıdır? Uzaya fırlatılan Hubble teleskopu ile James Webb teleskopunun çekip yolladığı görüntüler bu tezi doğrulamaktadır.
Kitabımızın ilerleyen sayfalarında Evrim Kuramını doğrular nitelikteki tek hücreli formlardan çok hücreli formlara geçiş anlatılmaktadır. Bu evrilme milyonlarca yıl sürmüştür. İnsanın atası; Homo Habilis ile başlayan macerası Kuaterner’in son dönemine rastlamaktadır. Yaklaşık 800 bin yıllık bir zaman dilimidir. Soyu tükenmiştir. Ama yoluna devam eden Homo Sapiens olmuştur. Bunda kuşkusuz iklim ve coğrafya koşulları etkili olmuştur. Kesin olma¬makla birlikte 400 bin yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. İki farklı tez çarpışmaktadır. İlk teze göre Homo Sapiens dünyaya Afrika kıtasından yayılmıştır. İkinci teze göre Homo Sapiens her yerde vardır. Avustralya kıtasından tutun Güney Amerika’da her yerde vardır. Önemli olan Homo Sapiens’in aralıksız yolculuğuna devam etmesidir.
İlk uygarlık tarihi Sümer’le başlamıştır. Uygarlıklara hayat veren su gene karşımıza çıkmaktadır. Akarsuların kenarında veya denizlerin kıyısında uygarlıkların ortaya çıktığını gözlemlemekteyiz. Ünlü Tunuslu sosyolog İbni Haldun’un Mukaddimesi’nde belirttiği gibi coğrafya belirleyici bir kader olmuştur. Yedi katlı Sümer tapınakları Ziggurat’ların en alt katında tüccarlar buğdaylarını depolarlardı. Orta katta okul ve ibadethaneler vardı, üst katta gözlem evi bulunurdu. Sümerler çok tanrılı dinlere inanırlardı. İlk uygarlıklarda çok tanrılı dinlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Sümerler’de en büyük tanrı Enlil idi. Gılgamış Destanı Sümer Mitolojisini anlatır. Enlil yeri ve göğü yaratmıştır. Yaratılış ve Tufan Destanı Gılgamış Destanı’nda anlatım bulur. Sümer Mitolojisi diğer dinleri de etkilemiştir. Birbirini tamamlayıcı niteliktedirler. Homo Sapiens’in uygarlık tarihi Sümer’le başlamıştır. Yazıyı, ateşi, tekerleği, sabanı Sümerler bulmuştur. Ünlü tarihçi Fernand Braudel’in söylediği gibi dünyanın merkezi Akdeniz’dir. Akdeniz uygarlıkların beşiğidir. Mısır, Antik Yunan, Anadolu Uygarlıkları, Roma İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Endülüs Emevîleri birer Akdeniz uygarlıklarıdır.
Uygarlıkları uygarlık yapan kriter nedir öyleyse? Hem dar anlamda hem de geniş anlamda kullanılmıştır. Fransız düşünür Rousseau, Emile adlı eserinde kültür ile uygarlık arasındaki farklılığa dikkat çekmektedir. Ona göre uygarlık daha rasyonel ve toplum kaynaklı olan şeydir. Pekâlâ insan doğasıyla uyumlu olmayabilir. Sümerler yazıyı bulması uygarlığın bir işareti olarak kabul edilir. Sümer tüccarlar buğday kayıtlarını tutmak için yazıyı kullanıyorlardı. Buna karşın İnka uygarlığında yazı uygarlık için zorunluluk değildi. Ama her iki uygarlık örgütlenmiş toplumlardır. Tunuslu filozof İbni Haldun’a dönecek olursak uygarlıkları doğuşu, yükselişi, ölümü yaşayan oluşumlar olarak açıklar. Akdeniz farklı oluşumlar, uygarlıkların beşiğidir kuşkusuz. Akdeniz zenginlik demektir. Savaşlar ve barışların temelinde Akdeniz ticaretine kimin egemen olacağı yatar. Roma İmparatorluğu olsun Osmanlı İmparatorluğu olsun Akdeniz merkezli imparatorluklardır. Akdeniz hâkimiyetlerini kaybettikleri gün bu imparatorluklar dağılma sürecine girmişlerdir. Akdeniz’e giremedikleri için İspanyol denizciler 1492’de Cadiz Limanı’ndan Batı’ya yelken açmışlardır. 1607 yılında İngiltere ilk kolonisini Jamestown’da Virginia adıyla kurmuştur. Savaş ve Barış uygarlıkların sürekliliğine karar vermiştir. Arkalarında sanat eserleri, anıtlar, saraylar, mezarlar, abideler, sulama kanalları, hanlar, hamamlar, camiler, kiliseler, havralar, tümülüsler, dolmenler, dikili taşlar bırakmışlardır. Coğrafi keşiflere ve buluşlara tarihlerinde yer vermişlerdir. 1712 yılında buharlı makinenin İngiltere’de bulunması gibi. Doktor Giyotinin buluşu olan giyotinin Fransız İhtilali’nde Jakobenler tarafından ihtilalin sembolü olarak kabul edilmesi gibi. Bunlar birer tarihî olgulardır. 18. ve 19. yüzyılın makine çağı olması burjuvazinin fabrikalarını kurmasına olanak sağlamıştır. Demir Çelik ve Metalurji gibi ağır endüstri fabrikaları Ruhr havzasını ortaya çıkarmıştır. Gelişmiş ile Az Gelişmiş toplumlar ikilemi tarih sahnesine çıkmıştır. 19. ve 20. yüzyılda Almanya ile Fransa’nın, Rusya ile Türkiye’nin, Japonya ile Çin’in sonu gelmeyen savaşları birer kan davasına dönüşmüştür. 20. yüzyıl dünyasında iki dünya savaşı yaşanmıştır. 50 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Sakat kalanların, kaybolanların, savaş esirlerinin tam sayısı bilinmemektedir. Savaş ve Barış uygarlıkların sürekliliğine karar vermeye devam edecektir. O nedenle yaşlanan dünyada Homo Sapiens gözünü uzaya çevirmiştir. Yeni gezegenler, yeni yaşam biçimleri arayışına girmiştir. Kitabımızın eksiklikleri olabilir, onun bilincindeyim. Konuyu sınırlandırmakta güçlük çektim diyebilirim. Bu konuda eleştirilere açığım. Eleştiri bilim dünyasının kaderidir. Bazı uygarlıklara yer vermemiş olabilirim. Doğrudur. Fernand Braudel’in dediği gibi uygarlık uzun tarihlerin en uzunudur. Sorumluluk yazara aittir denir genellikle. Dinler tarihini, düşünceler tarihini, siyasi tarihi pek öne çıkarmak istemedim. Astronomi ve fiziğe biraz ağırlık vermiş olabilirim. Kitabımızda önemli görüntülere, görsellere yer verdim. Görsellere ağırlık verdik diyebilirim. Olabildiğince kaynakları belirtmeye çalıştım. Bu uygarlık bize şu sanat eserini armağan etmiştir, geriye bırakmıştır diyebilmek için. Mimar Sinan’ın “Ustalık Eserim” dediği Edirne’deki Selimiye Camisi gibi.