18. yüzyıldan itibaren kapitalist toplumların egemen ideolojisi olan liberalizmin biçimlendirdiği modern toplumda eğitim, yurttaşlık, pozitif özgürlük, sosyal adalet ve eşitlik iddialarıyla ideolojik araç olma niteliği giderek daha fazla güçlenmektedir. Eğitim, var olan sosyal ve ekonomik düzen içerisinde yeni liberal piyasacı küresel eğitim politikalarıyla, bireyin öğrenme sorumluluğunu ve gönüllülüğünü bir dayatma olarak sunmakta ve kontrol edici gücü artarak devam etmektedir. Bu süreçte yaşam boyu öğrenme söylemi, ekonomik ve politik elitlerin çıkarlarına hizmet eden bir bakış açısıyla şekillendirilmekte, yeni liberal politik söylem ve ekonomik politikalarla yaygınlaştırılmaktadır. Küreselleşen dünyada artan rekabet karşısında, devletin ekonomiye müdahalesinin sermayenin yükünü arttırdığı ve ekonomik özgürlüklere engel olduğu iddia edilmekte, dolayısıyla devletin hizmet alanlarından biri olan eğitimden çekilmesi, sektöre dönüştürülerek rekabete açılması ve böylece eğitimin piyasalaşarak meta hâline getirilmesi hedeflenmektedir. Bu süreçte yerel, ulusal ve uluslararası aktörlerin rolü ve kamu politikalarını etkileme düzeyi giderek artmakta ve yaşam boyu öğrenme böylece ulusal ve uluslararası süreçte piyasa lehine araçsallaştırılmaktadır. Modern toplumlarda ekonomik, siyasi ve toplumsal olmak üzere üç temel işleve sahip olan eğitime verilen önemin, sermayenin talepleri doğrultusunda söz konusu üç işlevden ağırlığın, daha çok ekonomik boyuta kaydırıldığı açıkça görülmektedir. Gelinen noktada, toplumsal işlevini yavaş yavaş kaybetmeye mahkum edilen eğitim, neo-liberal politikaların özellikle büyüme ve istihdama ilişkin çabalarının ve doyumsuz rekabet arzularının bir hedefi hâline gelmekte, araçsal bir konuma düşürülmektedir. Dolayısıyla, günümüz küresel gerçeğinin içerisinde hızla yerini alan yaşam boyu öğrenme kavramının oluşumunu ve bunun nedenlerini, tarihsel bir bağlam içerisinde ele almanın yanı sıra, kapsam ve uygulamalarının nasıl ortaya konduğunu araştırmak giderek önem kazanmaktadır